TÜRKİYE VE TÜRKLER

Son yazımda Ülkemizin Sorunları başlıklı bir konu ile ülkede yaşadıklarımızın bir kısmını çok özet bir şekilde en önemlilerinden başlayarak yazmaya çalıştım. Yazımı okuyanlardan şunu da yazsanız, şu konuyu da yazsanız diye istekler geldi. Ben aslında sorunları tek tek sıralamaktan ise bu coğrafyada yaşadığımız sıkıntıların temel nedeni nedir bu konuyu yazmayı daha doğru buluyorum. Sıkıntıları çoğumuz zaten biliyor, yaşıyor ve görüyoruz. Bizim görevimiz, kamuoyuna bildiklerimizi, gördüklerimizi, yaşananları anlatmak ve ortak bir duygu oluşturmak. Kaldı ki, sorunlarımızı her zaman ve her fırsatta yazabiliriz.

Bu coğrafyada, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sahip olduğu coğrafyada yaşamayı sürdürmek ve kalıcı olarak varlığını devam ettirmek zor bir durumdur. Peki neden? Çünkü, bu coğrafya, Türk Milleti’nin tamamen bitti denildiği ve geldikleri yere dönecekler diye düşünüldüğü bir dönemde yeniden dirilişine sahne olduğu bir coğrafyadır.

Kökeni çok eskilere dayanan Şark Meselesi, 1815 yılında Fransız İhtilalinin imparatorluklara olumsuz etkisinin giderilmesi için Viyana’da yapılan toplantıda resmen ortaya atılmıştır. Tarihte Şark Meselesi adı verilen bu mesele, Türklerin önce Avrupa’dan, Balkanlardan ve sonra da Anadolu’dan geldikleri Asya’ya geri göndermektir.

19. yüzyıl boyunca yapılan mücadeleler bunun için olmuş, 1. Dünya Savaşı bunun için çıkmış ve Sevr bunun için dayatılmıştır ve kabul ettirilmiştir. Ancak, tarihin en köklü milletlerinin başında gelen Türk Milleti, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde kurulan bu tuzağı, dayatılan bu yok oluşu kabul etmemiş ve dünya egemen güçleri ve onların maşalarına meydan okumuştur. Kuvva-yı Milliye adı verilen bu meydan okuyan kadrolar Türk Milletinin son damla kanına kadar savaşarak yeniden dirilişini sağlamışlardır. Batı için mesele bitmiş midir? Elbette hayır! Milletler ve devletler arasında mücadele bitmez ve bitmesi de beklenemez.

Kurulan Cumhuriyet’in ilk 15 yılı olağanüstü bir gelişme, iyileşme, yatırım yapma, yenilikler yapma, dünya milletleri arasındaki güçlü yerini alma gayretleri ile geçmiş ve bu gayretler sonuç vererek güçlü Millet, güçlü Devlet yeniden oluşmaya başlamıştır.

Hemen belirtelim ki, işte gerek içeride gerek dışarıda Büyük ATATÜRK’E yapılan düşmanlığın ana nedeni budur.

Cumhuriyet’in Türk Milleti’ne kazandırdıkları içeriden ve dışarıdan yapılan bütün engellemelere rağmen ortada iken ve her şeye rağmen kısa sürede son derece olumlu mesafe alınmış iken 1990’lara geldik. 1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği dağılmış ve oradan 6 Bağımsız Türk Devleti ve Sovyetlerin yerine geçen Rusya Federasyonu’nda da 15 civarında Özerk Türk Cumhuriyeti’nin varlığı dünyanın önüne apaçık bir şekilde serilmiştir.

1923’ten sonra çok kısa sürede toparlanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu bağımsız Türk Devletlerini elbette ilk tanıyan devlet olmuştur.

Güçlü Türkiye, olağanüstü büyük bir coğrafyaya, yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip olan Türk Devletlerini toparlayacak, onlarla yapacağı en azından Ekonomik İşbirliği ile dünyanın en güçlü birliklerinden birini kuracak olan devlettir.

Tarih boyunca MS sonra 400’lerden itibaren Avrupa Hun Devleti ve onun en büyük lideri ATTİLLA’yı bizden daha iyi tanıyan Avrupa ve dolayısıyla Batı, bu yeni duruma tabii ki tahammül edemezdi.

1990’ların başında ilk defa Karen Fogg adlı bir kadın bir söz söyledi: “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar büyük ve önemli bir ülkedir.” Onun arkasından Klodya Rot aynı sözü tekrarladı. Onlar, ülkemize gelerek bir takım şerefsiz girişimlerde bulundular. Onların sözlerine ülkemizde sahiplenen bir takım basın elemanları da oldu ki, bunlardan biri de Mehmed Ali Birand’dır. Başka isim saymaya gerek de yoktur.

1990-2000 arasında dünya basınında Türkiye’nin mutlaka federatif bir yapıya dönüşmesi gerektiği sürekli yazılmış, çizilmiştir. Bu Federatif yapıyı gerçekleştirebilmek için de Türkiye’nin ve onun kurucu ve aslî unsuru olan Türk Milleti’nin, Büyük Başbuğları Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü terk etmelerinin şart olduğunu sürekli tekrarlamışlardır. Sadece iki örnek vererek konuyu daha da somutlaştırabilirim. Birincisi 1998 yılında Avrupa Karma Parlamento Başkanı Con Danyal Bendit’in (1968 kuşağının Kızıl Denisi) yaptığı bir konuşmayı arayıp bulalım. İkincisi, 2001 yılında Amerika’da yayınlanan Küresel Eğilim (Global Trends) Raporundaki Türkiye ile ilgili bölümü bulup okuyalım.

Bu dediklerini gerçekleştirebilmek için hangi görüş ve düşünceyi öne çıkarmak gerektiğini de okuyucularımın takdirine bırakıyorum.

Sonuç: Türk Milleti, Büyük ATATÜRK’Ü bırakamaz, bırakmamış ve bırakmayacaktır. Ülke sorunlarımızın en temel nedeni de budur.