O kadar çok şimşek çakıyordu ki gözlerim bir türlü karanlığa alışamıyordu. Her şimşek sonrası gelecek olan gök gürültüsünü korkarak bekliyordum. Elektrikler gitmişti, karanlıktan ayrı, gök gürültüsünden ayrı korkuyordum. Saat sabaha karşı üçtü ve ben yine evde yalnızdım. Ne yapacağımı bilemez halde evin içinde dolaşıyordum. Korku, insanı bu kadar esir alabilir miydi? Çaresizce beklerken aklıma kuzenime gitmek geldi. Arabam olmadığı için mecbur taksiyle gitmem gerekecekti. Önce, saatin kaç olduğunu umursamadan kuzenimi aradım. “Elektrikler kesildi, korkuyorum gelebilir miyim?” dedim. “Gerçekten pes artık, sana söyleyecek bir şey bulamıyorum. Gel.” dedi. Kızmıştı. Umursamadım. Gurur yapılacak zamanda değildim, korkuyordum. Telefonu kapatıp taksi durağını aradım. “Beş dakikaya orada abla.” dedi telefonu açan adam. Üstümü değiştirmeden üzerime montumu giyip çantamı aldım, kapıdan çıkacağım o an elektrik geldi. İşte o an, rahatlamanın verdiği o duyguyla gururum da su yüzüne çıktı. Gitmeyecektim. Gerek kalmamıştı. Fakat taksi gelmiş, kornasını çalarak geldiğini bildiriyordu. Yapacak bir şey yoktu duymamazlıktan gelemezdim. Cüzdanımdan para alıp, aşağıya indim. Gelen taksinin yanına yanaşıp, penceresini açması için işaret ettim. Adam, kim bilir yine ne çeşit bir manyağa denk geldim acaba diyen bakışlarla camı araladı. “Çok özür dilerim, kararımı değiştirdim, siz şu parayı alın lütfen, gideceğim yere de zaten yaklaşık bu kadar tutuyordu. Kusura bakmayın.” diyerek pencereden parayı ön koltuğa bırakıverdim. Adam şaşkınlığını gizleyemeyen bakışları ile hiçbir şey söylemeden bana bakıp pencereyi kapattı ve geldiği yöne geri dönerek gitti. Dönerken arkamdan söylediklerini tahmin ederek apartmana doğru yürüdüm. Kapıya geldiğimde ise çok büyük bir aptallık yaptığımı fark ettim. Cüzdanımdan sadece taksiye vereceğim parayı alıp montumu giyip çıkmıştım. Anahtarımı ve telefonumu almayı unutmuştum. Gecenin bir köründe, karanlığın ortasında sokakta tek başıma duruyordum. Apartmanın merdivenine oturup düşünmeye başladım. Sinirlerim bozulmuştu, bir yandan gülüyor bir yandan da ağlıyordum. Beş dakika önce evimde gayet güvenli bir halde otururken, sırf panik atağım yüzünden şimdi daha güvensiz bir halde sokakta oturuyordum. Üstelik her türlü tehlikeye de açıktım. Derin derin nefes alıp sağlıklı düşünebilmeye çalıştım. İki seçeneğim vardı. Ya durağa yürüyüp, bir taksiye binip yine kuzenime gidip, taksiyi orada bekletip, kuzenimden para alıp taksiciye verip gönderecektim, ertesi gün de eve dönüp çilingir çağıracaktım ya da şimdi çilingir çağıracaktım. Elimle kafama vurup kendi kendime konuşmaya başladım; “Ah akılsız başım, çilingiri şimdi nasıl çağıracaksın telefonun var mı?” Tek yol durağa yürümekti. Kalkıp yürümeye başladım. Korkuyordum ama evde elektrikler kesikken korktuğum kadar değildi. Kendimi içine düşürdüğüm saçmalığa inanamıyordum, ne çeşit bir akılsızdım ben? Caddede benden başka sadece sokak köpekleri vardı, bir de arkadan yaklaşan bir araba sesi. İçimden dua ediyordum ne olur durmadan, bana bir şey yapmadan yoluna devam etsin diye. Benim duam hiç kabul olur mu? Olmadı! Araba yavaşladı ve yanımda durdu. İçinde iki tane düzgün görünümlü adam vardı. Biri kısa saçlı gözlüklü ve zayıf -bununla başa çıkabilirim- diye düşündüm hemen, diğeri ise at kuyruklu, kaslı ve iri bir adamdı -işte şimdi başım beladaydı, bununla başa çıkamazdım-.
“Hanımefendi, nereye bu saatte?” diye sordu zayıf olan. Doğruyu söylesem, yalnız ve savunmasız olduğumu öğreneceklerdi ve bana istedikleri kötülükleri yapabileceklerdi. Bir yalan uydurmaya karar verdim. Uydurduğum yalan aşırı inandırıcı, ikna edici ve kısaydı; “Size ne?”
Ben yürümeye devam ettikçe beni araba ile takip etmeye devam ediyorlardı. Sordukları diğer sorulara cevap vermeden koşmaya başladım. Panik olmuştum. Ben koştukça onlar hızlanıyor, beni ısrarla takip ediyorlardı. En son arabayı önüme kırıp arabadan indiler. Bittim dedim. Her şey bitti. Beni öldürecekler!
Arabadan inip bana doğru yürüdüler. Kaslı ve iri olan arkama geçti ben daha ne oluyor diyemeden ellerimi arkadan birleştirip beni arabaya dayadı. Gel bakalım kaçak hanım. Neyden kaçtığını bize karakolda anlatırsın! İnanamıyordum, bileklerimden kelepçelenmiştim.
Çok değil bundan yarım saat önce, gayet masum bir vatandaş olarak evimde oturuyordum. Fakat hayat işte, kime ne getireceğini bilemezsiniz. Yolda giderken gerçekten polisler mi değiller mi diye emin olamadığım için ağzımı bıçak açmadı. Sonunu bilemediğim kaderime teslim olmuş bir durumda arabada yol alıyorduk. Az sonra karakolu görünce rahatlamıştım. İçimden; “Oh be, kurtuldum.” dedim. Fakat bu o kadar kolay olmadı. O iki polis beni bir odaya aldı ve orada oturan üniformalı polise dönüp sessizce; “Kim olabileceğini anlamadık, bizi görünce kaçmaya çalıştı, ifadesini ahlak masası ya da yabancı şube alsın.” dedi. Açılan gözlerim ve tiz çıkan çığlık karışımı sesimle bağırdım; “Siz beni ne sandınız? Mühendisim ben kardeşim. Anahtarımı unuttum evde, taksi durağına yürüyordum, nereden bileyim polis olduğunuzu ben? Üzerinizde üniforma mı var? İnsan kendini tanıtır, biz sivil polisiz der? Telefon etmek istiyorum ben, ayıptır ya?” dedim. Sözümü bitirdiğimde odada yaklaşık yedi sekiz polis toplanmıştı. Sonuçta gecenin bir köründe karakolda ciyak ciyak bağıran ve kim olduğunu haykıran bir mühendis kolay yetişmiyordu. Herkes, bu trajikomik ana, kendi gözleri ile şahit olmaya gelmişti. Öylece bakıyorlardı. Kimse konuşmayınca daha çok cesaretlenip bağırdım; “Telefon etmek istiyorum!” İçlerinden biri çabucak toparlanıp kimlik numaramı sordu, söyleyiverdim bir çırpıda. Klavyeye tek tek yazıp girişe bastı. Bir iki dakika inceleyip; “Hanımefendi özür dileriz ancak siz de kaçmışsınız ve hiçbir şey söylememişsiniz, gecenin kör vaktinde üstünüzde bir mont içinizde bir gecelik, polise mukavemet… Halinize dışarıdan bir bakar mısınız asıl biz nereden bilelim? Neyse yeniden kusura bakmayın. Buyurun buradan istediğiniz kişiyi arayabilirsiniz.”
Anladığım kadarı ile o saatte üstümde sadece bir montla, sokakta bir kadın olarak yürümem, her türlü yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermem anlamına geliyordu. Bir kadın olarak değil de bir erkek olarak yürüyor olsaydım, aynı yanlış anlamaya sebebiyet vermiş olur muydum acaba?
İçimden bunları mırıldanırken, bir yandan da tüm o ciyaklamalarım sonrasında aksi bir tavır bekliyorken böyle yapıcı bir tavır gördüğümden dolayı kendime hâkim olamayıp başladım hıçkırarak ağlamaya ve başımdan geçenleri bir, bir anlatmaya. Resmen kendi kendimi karakolluk etmiştim. Telefonu alıp kuzenimi aradım. Uykulu bir sesle açtı; “Alo, ne oldu vaz mı geçtin gelmekten?” İlk aradığımda telefonu kapatıp geri uyumuş sorumsuz ruhsuz. Başıma bir şey gelse, ölsem sabah aklına geleceğim. “Zahmet olmazsa kalk beni karakoldan gel al, ne olduğunu anlatmayacağım, gelirken merak et biraz!” deyip hangi karakolda olduğumu söyleyip suratına kapattım. Bunu hak etmişti!
Telefonu kapatınca, polislerden biri, gülerek ve sakin bir ses tonuyla anlatmaya başladı; “Kentimizde iyi insanlar olduğu gibi kötü insanlar da var. Bizler elbette şehrimizin güvenliğinden sorumluyuz. Bugün bu yaşadığınız olay sizi üzmesin aksine mutlu olun. Bakın güvendesiniz. Bu geceyi ileride gülümseyerek anlatacağınıza eminim.” dedi.
Bu bana gerçekten iyi gelmişti. Bazı konularda insanlıktan ve kurumlardan umudumu kesmiştim ama hâlâ umut vardı. Bu gece, taksicinin, polislerin, kuzenimin ve az sonra arayacağım çilingirin yaşamının kıyısına köşesine ne kadar saçma bir sebepten dolayı dokunduğumu düşündüm.
Olayın üstünden bir hafta geçmişti. Doğum günüm olduğu aklımdan çıkmıştı. İlk arayan ve kutlayan kuzenim oldu ve akşam sürpriz yapmaya geleceklerini söyledi. Bu, kadın dilinde güzel giyin, hazırlan demek oluyordu. Akşam, kuzenim ve arkadaşlarım toplanıp geldiler. Çok güzel bir akşam oluyordu ve çok eğleniyorlardı. Çünkü hepsi, bir hafta önce olan olayla ilgili benimle dalga geçiyor, gülüp coşuyorlardı. Sıra hediyeleri açmaya gelmişti. Büyük bir heyecanla açtığım her hediyenin içinden ya mum ya da fener çıkıyordu. Mesaj netti; “Bir daha elektrik kesilirse kendi başını yakacağına bunları yak ve bizi arama.”