Kıymetli okurlarımız, bugünkü köşe yazımın konusunu; reklamlarda dönen “mavi turlara", "her şey dâhil" ultra lüks tatil maceralarına ve "Erken rezervasyon fırsatını kaçırmayın!" diyen o neşeli dış seslere ayırdım. Hani izlerken insanın içini kıpır kıpır eden, cüzdanları ise tir tir titreten reklamlardan bahsediyorum.
Gelin, birçok ailenin kıt kanaat geçindiği bu ekonomi ikliminde, 3 kişilik çekirdek bir ailenin ve o gariban aile reisinin yiğitlik yapıp tatile çıktığını hayal edelim.
Ama öyle fanteziye gerek yok; en dipten, en kampanyalısından bir hesap yapalım..
***
Bavullar alelacele toplandı, yola çıkıldı. Otobüstü, benzindi derken git-gel yol parası kafadan gitti 10 bin TL.
En mütevazı pansiyon buldunuz; kişi başı günlük 15 bin TL. Üç kişi etti mi günlük 45 bin TL? Beş gün kalsanız, sadece yatak parası asgari ücretin iki katını sollayıp gidiyor.
E, bu insan evladı taş yemeyecek ya; sabahı, öğleni, akşamı, "baba bana dondurma al"ı derken, günlük 5 bin TL de boğaza gidiyor. Mayo, terlik, güneş kremi derken, 10 bin TL de oraya yazın.
Netice? 5 günlük bir deniz kokusu çekmenin bedeli, neredeyse bir servet.
Peki, cüzdana bakıyoruz: Cep delik cepten delik..!
Burada devreye Türk insanının o muazzam yaratıcı zekâsı ve cesareti giriyor; Bankadan tatil kredisi çekmek!
Düşünsenize; 5 gün boyunca denize girip güneşleniyorsunuz, döndüğünüzde tam 12 ay boyunca o 5 günün taksitini ödüyorsunuz. Temmuz ayında yediğiniz dondurmanın borcunu, ertesi yılın Ocak ayında kar yağarken ödemek...
İşte absürt komedinin, kara mizahın zirvesi budur! Denizden çıkan asgari ücretlinin, şezlongda otururken faiz oranlarını hesaplamasından daha dramatik bir sahne Yeşilçam’da bile çekilmedi.
Demem o ki dostlar; bu ülkede artık her şey ama her şey sınıfsal. Hava lüks, su lüks, tatil zaten ulaşılamaz bir galaksi. Reklamlardaki o bronz tenli, mutlu aileler var ya... Size bir sır vereyim mi; onlar zenginler için!
***
"Peki kardeşim, biz hiç mi serinlemeyeceğiz, hiç mi kafayı sıfırlamayacağız?" derseniz, size asgari ücretli bir ailenin vizyoner, tamamen yerli ve milli "B Planı" stratejilerini sunuyorum…
Evdeki balkon turizmi: Pansiyona 45 bin TL vermektense, balkona bir adet şişme çocuk havuzu koyulur. Ayaklar o havuzun içine sokulur. Hanım içeriden vantilatörü getirip en yüksek kademeye alır; aha size deniz esintisi! Gözler kapatılır ve fonda YouTube’dan açılan "dalga sesleri" eşliğinde asgari ücretin huzuruna erilir.
Güneş kremi yerine yoğurt: Otel parası kadar olan o güneş kremlerine para verilmez. Balkonda fazla kalan aile bireyi kızarmaya başladığı an, mutfaktan çıkarılan milli şifa kaynağımız yoğurt sırta sürülür. Hem serinletir hem de cildi besler. Kokusu biraz yayla çorbası gibi olabilir ama sınıfsal direnişin kokusu budur!
Açık büfe illüzyonu: Zenginlerin her şey dâhil otellerindeki o metrelerce uzayan açık büfeleri gözünüzde büyütmeyin. Evde karpuz, peynir ve ekmek üçlüsüyle kendi açık büfenizi kurabilirsiniz. Sınırsız çay da cabası. Üstelik sıra bekleme derdi yok, "bu yemekten bana kalmadı" tasası yok.
***
Kısacası sevgili okurlarımız; parası olana Bodrum’da mavi tur, parası olmayana evde vantilatörlü "balkon turu". Biz bu yaz da kredilere, taksitlere ve reklamlara uzaktan bakıp, yoğurdumuzu sürüp serinlemeye devam edeceğiz.
Ee, ne de olsa hayal kurmak hâlâ bedava... Şimdilik!