Sir Percy Loraine(4)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Mustafa Kemal'in ortaya koyduğu eser, zaman karşısında geçirdiği sınavı başarıyla atlatmış ve atlatmaktadır.

Bugün Türkiye sağlam temellere dayanan bir ülke olmakta kalmayıp, felaketlerle dolu, kararsız Dünya'mızda bir denge unsuru olmaktadır.

Ne istediğini biliyor ve çizdiği yolda kararlı adımlarla ilerliyor.

Anlaşmalarına sadıktır.

Bu konuşma için hazırladığım plan, dinleyicilerime Atatürk'ün bir portresini çizmek, Cumhuriyetin kurucusu olarak başardığı işleri kısaca anlatmaktı.

Onun özel hayatından pek söz etmediğim ileri sürülebilir.

Ancak bunun bir nedeni var.

Bir kere bir büyükelçinin görevli bulunduğu ülkenin Devlet Başkanı ile olan ilişkileri ister istemez resmidir.

Atatürk için bu özellikle böyleydi.

Çünkü o, resmi ziyaretlerin gerektirdiği durunlar dışında, elçilerle görüşmez, özel davetlerde bulunmazdı.

Ne kıskançlıklara ne çekememezliklere yol açacağını pek iyi bildiğinden,hiç kimse için bu kuralın dışına çıkmazdı.

Sonra Atatürk,diplomatik temsilcilerin kendisine değil, Dışişler Bakanı'na baş vurması gerektiğini açıkça belli ederdi.

Bu kesin tutumunun  haklı nedenleri vardı.

Çünkü, kendisinin dışarıya karşı Cumhurbaşkanı olarak görevleri icra değil, temsil görevleriydi.

İcra förevleri hükümete aitti.

Diplomatik temsilcilerle yapılan  görüşme ve konuşmalar hakkında Cumhurbaşkanı^na bilgi vermek, gene hükümetin yapması gereken bir işti.

Gene de, 'İtimatnamemi' sunuşum, kralın tahta çıkışını haber verişim gibi resmi ziyaretlerde, söyleyeceklerimi söyleyip ödevimi bitirince oturmamı söylerdi ve konuşurduk.

Dışişleri Bakanı da hazır bulunurdu.

Şüphesiz bunlar pek seyrek olaylardı; ama ben bu konuşmaları ilgi çekici ve çok faydalı bulurdum.

Konuşmalarımız pek remi geçerdi.

Ancak gene de  ara sıra kişsel bir yakınlaşma olur, birbirimizi ölçüp tartmak için fırsat bulmuş olurduk.

Genel olarak Türkçe konuşurdu. Ben bu dili pek az bildiğimden Dışişleri Bakanı tercüme ederdi.

Arada bir Fransızca konuştuğu olurdu. Ancak Fransızcası akıcı değildi.

Ama meramını anlatabiliyordu.

Yılda bir kere kabul verirdi.

O da, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramının akşamı.

O sabah Büyük Millet Meclisinde üniformalarını giymiş, yabancı devlet elçilerini ve elçilik ileri gelenlerini sırayla huzura alıp, tebrikleri kabul etmiştir.

O günün akşamı , bakanların, mebusların, yüksek rütbeli subay ve memurların, tanınmış kişilerin ve kordiplomatiğin hazır bulunduğu büyük, zengin bir davet düzenlenirdi.

Kordiplomatik mensupları ayrı bir odaya alınır ve orada Cumhurbaşkanı, kendisine çok yakışan o ağırbaşlı haliyle herkesi ayrı ayrı selamladıktan sonra bir koltuğa oturur, yaverleriyle, hazır bulunanlardan bazılarını, çevresindeki topluluğa katılmaya davet ederdi.

Sabahın erken saatlerine kadar süren bu akşam Atatürk'ün akşamıydı.

Çok eğlenirdi.

Ancak gene de daha önce sözünü ettiğim sınav usulünü burada da elden bırakmazdı.

 Bu bayram akşamlarından sonuncusu 29 Ekim1937'deki idi.

O gün 5 saat kadar Atatürk'ün yanında kaldım.

Bu benim için, onun zihnini bir konuya verebilmekteki olağanüstü gücün

 görmek bakımından büyük bir fırsat oldu.

Çevresine her yeni gelen kimseye söyleyecek, ya da ondan sorup öğrenecek bir şey buluyordu.

Konuşması bir an bile sudan, hafif konulara yönelmezdi.

Söylediği her sözün güttüğü bir amaç vardı.

Sözlerinin gerisinde sürekli bir maksat, yorulmak bilmeyen 'soruşturup öğrenme isteği' sezilirdi.

Konuşmamda sizlere Atatürk'ün kahvaltıda neler yediğinden, elbiselerini kime diktirdiğinden, ne marka diş macunu kullandığından niçin söz etmediğimi artık anlamışsınızdır sanırım.

Ben de bilmiyorum ve zaten ne önemi var bunların?

Ben burada Atatürk'ü bir insan olarak ele aldım ve bu konuda son bir söz söyleyeceğim.

Yumuşak bir adam değildi, çünkü hayatı çetin mücadelelerle yoğurulmuştu.

Adildi.

Kesin düşünceleri vardı. Ancak başkalarını dinlemeye her zaman hazırdı.

Çevresiden bağlılık beklervebunu hak ederdi.

Kazandığı kuvvet hiç bir zaman başını döndürmedi.

Küçüklük nedir bilmezdi.

Her şeyden önce Türk Ulusunun iyiliğini düşünür ve bunu, barışta, güvenlikte, ilericilik ve kardeşlikte bulunurdu, savaş ve fetihte değil.

Sert görünüşüne, çabuk duygulanan bir kimse olmayışına rağmen çevresinden saygı görmek ihtiyacını derinden duyduğunu sanıyorum.

Soğukkanlılıkla düşünebilmek, insanlara karşı duygusuz olmak değildir.3

 

Kaynak 3- Türk Dili Dergisi, Cilt XIV, Sayı; 158