Şimdi soralım kendimize: Üzülsek mi, sevinsek mi?

Kurban Bayramı geldi çattı…

Bir yanımız çocuk gibi heyecanlı. Bayram sabahının o tanıdık telaşı, evlerde yükselen kahvaltı kokusu, kapı kapı dolaşan torunlar, uzaklardan gelen akrabalar… İnsan, ne kadar yorulmuş olursa olsun bayram kelimesini duyunca içinde küçük bir umut kıpırdıyor.

Ama öte yandan insanın içini burkan başka bir gerçek de var. Hayat pahalı, geçim zor, sofralar eski bereketini arıyor. Emekli maaşıyla kurban hesabı yapan da var, çocuklarına bayramlık alamamanın mahcubiyetini yaşayan da… Bayram geliyor ama herkesin yüreğine aynı sevinç düşmüyor artık.

Belki de bu yüzden bu bayramın asıl sorusu şu:

Kurban sadece kesmek midir, yoksa paylaşmayı yeniden hatırlamak mı?

Çünkü bayram; varlıklı olanın gösteriş yaptığı değil, imkânı olmayanın unutulmadığı zamanlarda güzeldir. Bir kapıya et bırakırken kimsenin onurunu incitmemek, yaşlı bir komşunun zilini çalmak, kırgın bir kardeşe “hakkını helal et” diyebilmek… İşte bayramı bayram yapan biraz da bunlardır.

Eskiden bayramlar daha mı güzeldi diye soruyor herkes. Belki eski olan bayram değil, insanların birbirine yakınlığıydı. Şimdi aynı apartmanda yaşayanlar bile birbirinin adını bilmiyor. Telefonlarımız dolu ama gönüllerimiz biraz boş.

Yine de umudu tamamen kaybetmeye gerek yok. Çünkü bayramlar hâlâ insanın içindeki iyiliği uyandırabilen nadir zamanlardan biri. Belki bir sofrada eksik sandalye olacak, belki bazı sevdiklerimiz artık aramızda olmayacak… Ama onların bıraktığı hatıralar bile bayramın bir parçası.

O yüzden ne tamamen üzülmeli ne de körü körüne sevinmeli.

Bu bayram biraz düşünmeli.

Kim yalnız?

Kim kırgın?

Kim unutulmuş?

Ve sonra mümkünse bir kapıyı çalmalı.

Çünkü bayram, takvimdeki bir tatilden çok daha fazlasıdır. Bayram; insanın insana yeniden yaklaşma fırsatıdır.