Sevgili Günlük…2

O dönemlerde herhangi bir okula kayıt olmak öyle kolay değildi. Arkanda bir tanıdık olacak, olacak ki, okula sorunsuz kayıt olasın. Biz de öyle yaptık… Dönemin bir milletvekili aracılığıyla liseye kayıt oldum ve meslek lisesinde okula başladım.

Lise yıllarım da zor geçti!

Çünkü zamanında çok iyi iş yapan, tomarla para kazanan kasap esnafı babam, iflasın eşiğindeydi. Biriken ve ödenemeyen borçlar yüzünden dükkânımız kapandı ve babam kaçınılmaz sonla yüzleşti.

İflas!!!

Hayat kimseye adil davranmadığı gibi, babama da adil davranmadı. Lakin hayat devam ediyordu ve babamın da çalışması, para kazanması gerekiyordu. O da öyle yaptı ve yılların kasabı olan babam, zamanında toptan et sattığı başka bir kasabın yanında maaşlı çalışandı artık. Babam da bu duruma çok üzülüyor, ızdırap içinde işine gücüne bakıyordu. Babam emekli olana kadar el kapısında çalıştı. Ne zaman emekli oldu, işte o zaman işi bıraktı ve emekli maaşlıyla idare etmeye başladı.   

Artık hepimiz büyümüş, dört koldan çalışıyor, ev ekonomisine katkıda bulunuyorduk.

Ben mi?

Ben yine kaldığım yerden devam…

Bir yandan okula gidiyor, bir yandan çalışıyordum. Bu sefer hafta sonları çalışmaya başladım. Yaz tatilinde ise hem kendime, hem de evimize maddi destekte bulunuyordum.

***

Çalışkan, hırslı ve artık gözü açılan kahramanımız, daha fazla para kazanmak için başka lokantalarda çalışmaya başlar. Ama aksilikler yakasını bırakmaz. Bir sabah işe giderken, iş yerinin darmadağın olduğunu görür ve işsiz kalır. Lokanta sahibinin hasımları tarafından tarumar edilen iş yeri kapanır!

Anlatmaya devam eder…

O günü hiç unutmam… 1999 Gölcük Depreminin ertesi günüydü. Lokantanın kapandığını görünce çok üzülmüştüm, çünkü işsiz kalmıştım. İş yerimin yakınında oturan teyzeme gittim ve durumu izah ettim. Teyzem, “Dert etme oğlum, bakarız bir çaresine. Önce bir kahvaltı yapalım, sonra birlikte dayının yanına gideriz. Dayın sana muhakkak bir iş bulur dedi ve beni dönemin en iyi yerel televizyonuna götürdü.

Televizyonun bulunduğu yer 20 katlı bir binada, Adana’nın en güzel iş merkezlerinin birinde ve 11’inci kattaydı. İlk defa böyle bir binaya giriyor, hatta ilk defa bir asansöre biniyordum. Herkese ve her şeye şaşkın şaşkın bakıyordum. Televizyonun ortağı da olan dayıma; “Oğlumuzun başına talihsiz bir olay gelmiş, üstelik suçu günahı yok. Anlayacağın işsiz kalmış. Şu çocuğa yardım et, sevaptır” dedi teyzem. Sağ olsun kırmadı, hemen kabul etti dayım.

İşte o günden sonra hayatım değişti…

20 katlı binada doktorların, avukatların, bankacıların, ofis çalışanlarının arasındaydım. Herkes çok bakımlı, çok şıktı. Ee, ben de öyle olmak zorundaydım. Artık tiril tiril kıyafetler, gıcır gıcır ayakkabılar giyiyor, misler gibi kokuyordum.  

***

Televizyonculuğun ‘T’sinden anlamayan ben, yayın operatörü olarak işe başladım. İşi öğrenmek, el becerimi geliştirmek adına yapmış olduğum denemelerde komik ve absürt hatalar yaptım. Uydu yayınının henüz teşrif etmediği Adana’da kablolu yayın yapan bu yerel TV, iyi bir izleyici kitlesine sahipti. Yalnız, işi öğrenene kadar deneme yanılma yöntemiyle neler yaptım neler! Anlatsam inanmazsınız…

Ancak işe girdiğimin ilk günlerinde dayımın vermiş olduğu nasihat, benim televizyonculuk ve iş hayatımda kırılma noktası oldu. Dayımın asla unutmayacağım öğüdü; “Bak oğlum; burada sana fazla maaş veremeyiz. Televizyonculuk, önü açık bir meslek.. İşi iyi öğren, bu işte kendini yetiştirir ve geliştir. O zaman istediğin televizyonda, ulusallarda dahi iş bulursun. Sen sen ol, bu işi iyi öğren” dedi.  

Öyle de oldu…

(Devam Edecek…)