Şehirden köye göç

70’lerin başından, 80’li ve 90’lı yılların sonuna kadar Yeşilçam’da garip bir furya vardı.

Köyden şehre göç eden insanların, büyük şehirde yaşam mücadelelerini anlatan filmler çekildi. Saf, temiz yürekli, dönemin teknolojisinden ve yaşam tarzından bi haber köylü halk, gereksiz yere hor görüldü, aşağılandı ve bu güzel insanlarla alay edildi.

Buram buram kötülük kokan, acı, dram, trajedi ve kaosun eksik olmadığı bu tarz filmlerde saf, cahil insanların sırtından geçinen ve pis işlerini yaptıran şahsiyet kişilerle dolu klişe birçok film izledik. Bunların birçoğunda da dönemin en meşhur aktör ve aktrisler rol aldı.

***

Örneğin; Elde yok avuçta yok deyip, taşı toprağı altındır mantığıyla İstanbul’un yolunu tutan bir aile.

Koca şehre ellerinde bavullarla, 4 çocuğuyla Haydarpaşa Tren Gar’ından giriş yapar.

Şehrin kalabalığı, trafiği ve büyüklüğü karşısında şaşkınlıklarını gizleyemeyen, ağızları açık ne olduğunu anlamaya çalışan aile, yol yordam bilmeden koca şehirde gezer durur.

Aile reisi önce kalacak bir yer ve ekmek parası kazanmak için iş tutmak ister.

Cesarete bakar mısınız? Tüm aileyi ellerinde 3 kuruş parayla kalacak yer, iş-güç olmadan peşinde sürükleyen bir baba. Ne deyim, valla büyük cesaret.

Şehrin göbeğinde kurbanlarını bekleyen çakal tipli, gözü açık biri aileye yardımcı olur. Gel zaman git zaman 2 göz odalı bir gecekondu tutulur ve ilk önce hamallıkla başlayan iş hayatı ilginç bir şekil alır. Garibanın sırtından geçinmeyi iyi bilen kötü karakterli insanlarla yolu kesişen saf köylü adam, kendisini birden pis işlerin içinde bulur. Dönemin mafya babalarının işini yaparken bulur. Güzel para kazandığından bu değirmenin suyu nerden gelir diye düşünmez. Gerçi yaptığı kötü işlerin farkındadır ve pişmanlıkta duymaktadır ama çok para kazandığı için ses çıkarmaz. Ayıktığında ise boğazına kadar pisliğin içine batmıştır. Artık geri dönüş yoktur. Peki, bu işleri yaparken aile ne durumda? Aile tabii ki paramparça! Çocuklar büyümüş ve kendi çaplarında mafyatik işlerin peşinde koşar.

Aile reisi, büyük patronu bir şekilde ortadan kaldırır ve yerine kendisi atanır. O köylü baba; Uzun beyaz atkılı, takım elbiseli, çatık kaşlı, bıyıklı ve sert mizaçlı bir adamdır. İçinden, ‘Keşke İstanbul’a hiç gelmeseydim!’ der, der ama artık çok geçtir. Dağılmış, paramparça aile ve geride kalan yıkılmış bir hayat hikâyesi.

Saf, temiz köylü halkının da bu şekilde gerçek hayatta da akılları çelinmiş olur. Kolay para kazanma, zengin olma hırsı ve hayali…

Zengin, şımarık çocuklarının cinayetini üstlenenden, kötü yola düşmüş, namus cinayetleri işlenen dramatik, sıra dışı filmlere çok tanıklık ettik. Bize neler izletmişler öyle?

***

Günümüzde durum nasıl?

Gelelim günümüze... Hayat pahalılığı ve kalabalık nüfuslu şehirlerden köylere insanlar tek, tek kaçmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda bir komedi programında bu konu çok iyi işlenmiş. Skeç şöyle başlıyor; İstanbul’dan köye taşınan 4 kişilik bir aile. Baba, tıpkı eski günlerdeki gibi bir köy ağasının yanında işe başlar. Ahırdaki hayvanlarla, sapla samanla, tarla işleriyle uğraşır. Ailesiyle birlikte kafalarını sokacak bir ev bulur ve haftalık maaş alır. Evin hanımı da şalvarı, üstünde entarisi ve topuklu kırmızı ayakkabı, makyajıyla tam da şehirli bir kadın görüntüsünde. Köy hayatına bir türlü alışamayan ama başka çaresi olmadığı için çabalayan bir kadındır. Büyük şehirden gelip, köy hayatına alışmaları pek de kolay olmaz. Baba, eşinin ve çocuklarının artık köyden başka bir yerde yaşayamayacaklarını anlatır. Her ne kadar köy hayatına adapte olmaya çalışsalar da bir türlü beceremezler. Lakin başka çareleri yoktur. Ev kiralarının birden 4 katına çıktığını, gıdadan giyime her şeyin ateş pahası olduğu İstanbul’dan artık kaçmaktan başka çarelerinin kalmadığını anlatan absürt bir komedi skeciydi.

***

Demem o ki; zamanında hor görülen, tepeden bakılan, aşağılanmaya çalışılan sevgili köylü halkımız, artık şehirli insanlara kapılarını açıyor. Dünya tersine filan dönmüyor. Olması ve yapılması gereken nihayet oluyor. Köy yaşantısının, köylü halkının mecburiyetten de olsa kıymeti bilinmeye ve yavaş, yavaş şehirden köye göç başladı.

Ben de köy hayatını çok severim. Ama maalesef ne Ata’dan, ne dededen, ne de babadan bir köy evimiz yok. Koca şehirde, kalabalığın içinde bir hayat sürüyoruz. Ne de güzel olurdu kendin ek, kendin yetiştir…

Son söz; Ata’mız boşa dememiş, ‘Köylü milletin efendisidir’ diye.

Sağlıcakla kalın…