Ülkemizde bir hayalet dolaşıyor: Seçmen dediğimiz, elle tutulmaz, gözle görülmez, ben değil, o değil, etrafımızdaki kimse değil, uçarı, ne istediğini bilmez bir varlığın hayaleti 31 Mart 2019 cümleten kaderimizi belirleyeceğe benzer. Tıpkı ilk defa gerçek anlamda oy kullanmanın nasip olduğu 14 Mayıs 1950’den beri, hepimizin kaderi bu hayaletin oynayacağı akıl oyunlarına bağlı. Ve belki de ilk defa, tek seçmenin oyu bile kendisiyle beraber 82 milyon kişinin ve çocuklarının geleceği üzerinde bu kadar etkili olacak.
Ortalıkta bir hayalet varsa, hayalet avcılarının da ortalıkta mebzul miktarda bulunmaları ve beşeri sabırsızlığımızın meyvelerini yemek üzere, 1 Nisan sabahının haber sayfalarını bize sunma çabaları şaşırtıcı değil. Ortada bir belirsizlik varsa ve dahi belirsizliğin etkileri bu kadar büyükse, her zaman Cassandra’lar bulunacaktır gelecekten haberler getiren.
Seçmenin fikrini anlama işiyle uzun zamandır meşgul olduğumdan ve ilgimi çeken 31 Mart gecesine kadar sabredip öğrenebileceğimiz yerel seçim sonuçlarından çok, akil insan seçmenimizin gönül kuşunu konduracağı dala karar verirken, zihninden geçenler, bir başka deyişle tercihinin olası nedenleri.
Bir seçmen nasıl karar verir, siyaset çerçevesine yanıtlamaya çalıştığımız, koskocaman soru bu ve ilk sorulduğunda çok da ilerleme sağladığımızı söylemek mümkün değil. Bu kısa düşünce yazısında da benim yapabileceğim mutlak bir yanıt vermekten çok, birbiriyle çelişse de hepsi eşit derecede anlamlı açıklamalar arasında bir gezinti yapmak ki yerel seçimlerde şehirlerimizin başına kimler gelecek, göreceğiz.
Liberal demokrasi dediğimiz koca sistemin çalışması basit bir prensibe dayanıyor; vatandaşların kendilerini yönetecek hükümranları serbestçe seçebilmeleri, o hükümetlerin kendilerine seçenlere karşı sorumlu olup üstlerine düşenleri yapmaları. Eğer bir hükümet seçmenleri tatmin etmekten uzak işler eylerse, vatandaşların o hükümeti yine seçim yoluyla yerinden edebilmeleri de Karl Popper’ın demokrasi tanımına eklediği bir ek prensip, 2. Dünya Savaşı’nı müteakiben. Bir başka siyaset bilimci Schumpeter’in de bahsettiği üzere bu oyunda/piyasada siyasi partilere düşen de en fazla seçmenin teveccühünü, dolayısıyla seçimi kazanmak için rekabet etmek. İktidara gelen partinin kendisini seçenlerin beklentilerini yerine getirmesi de boynunun borcu haliyle. Getiremezse, ilk seçimde yerini başka bir aktöre bırakmak üzere sahneden inecektir muhtemelen. Elbette ki iktidarla yerel yönetim paralel gidecek…
Bu çerçeve seçmene de önemli roller veriyor. Kendisi için en iyisini yapacak partinin hangi parti olduğunu kestirebilmek. Piyasa ekonomisinin homoeconomicus -iktisadi insan- türü bu siyaset oyununda da “rasyonel seçmen” olarak baş role çıkmakta. Beklentilerimizi sayalım bu ideal seçmenden: 1) kendi çıkarını bilecek, 2) her partinin kendi çıkarına ne gibi katkıda bulunacağını bilecek, 3) yarışan partiler arasından hangisinin çıkarını maksimuma getireceğini de hesaplayacak. Tabii, bütün partiler iktidara gelmediğinden ezeli muhaliflerin vaatleriyle, iktidarların icraatlarını karşılaştırması da gerekecek bu hesaplama sürecinde. Bu kadar detaylı ve belirsizlik içeren bir hesabı yapabilmenin insan denen mahlukun havsalasını aşacağı kesin. Bu zaafın farkına erken varan siyaset bilimcilerden AnthonyDowns 1957 tarihli “Demokrasinin Ekonomik Bir Kuramı” adlı çalışmasında, sıradan seçmenin dünyanın bütün sorunlarına bütün partilerin önerilerini kavrayacak ve hangisinin daha fazla işine geldiğini kestirmesinin mümkün olmadığını öne sürer. Bu kadar karmaşık bir durumda seçmen işini kolaylaştıracak bir kısa yola ihtiyaç duyar. Downs’a göre bu kısa yol ideoloji, yani sağ-sol ayrımı olarak ortaya çıkar.
Her partinin her konudaki pozisyonlarını kendi pozisyonuyla karşılaştırması mümkün olmayan seçmenimiz, her partinin ideolojik olarak kendisine ne kadar yakın olduğunu anlayacak kadar yeteneklidir. Dolayısıyla yapması gereken sandığa giderken sağ-sol ekseninde kendi yerini bilmek, yarışan partilerle karşılaştırmak ve kendisine en yakın olan partiye oy vermekten ibaret olur.
Bir de şuna dikkat edelim: Haddinden fazla şiddet gayedeki hikmeti yok eder. Günahın aleniyeti, günahkârların itibar görmesi, toplumsal zihinlerde suça meşruiyet kazandırır. Yanlışların tekil örnek üzerinden tekrar tekrar anlatılması, sözün etkisini azaltır. En günahkârı diğer günahkârların önüne atarsanız, onu günah keçisine dönüştürürler ve kendi vicdanlarında kendilerini aklarlar. Seçime şunun şurasında yaklaşık 60 gün kaldı. Sonra tencere yuvarlanacak, kapağını bulacak. Bana göre tek sorun adayların liyakâtı ile ilgili değil. Tabii gözünde mertek taşıyan adayların başkasının gözünde çöp araması ya da erdemsiz bir adayın seçmene erdemden söz edip akıl vermesi anlaşılır ve kabul edilebilir bir durum da değil. Aday olacak kişinin kriteri bizde belli. Evinizin anahtarını kendilerine emanet etmekte sakınca görmedikleriniz”. Böyle biri yoksa, o zaman önce bu derdinize yanın. Aynı partiden iki aday birbirine bile güvenmiyorsa, hatta birbirinin gözünü oymak için fırsat kolluyorsa, o zaman kime ne anlatabilirsiniz ki! Aslında sorun, toplumun neye layık olduğu ile ilgilidir. Zira biz kendi hakkımızdaki hükmü değiştirmedikçe Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir. Neyin ne olduğunu 31 Mart’ta göreceğiz.
SON SÖZ : HER GECENİN BİR SABAHI VARDIR.’’