PADİŞAHIN DALKAVUKLARI  4

Seyis, tayı tavlaya götürürken, bizim bey dayanmaz, “Bunu padişaha söylemeliyim” der; bir yolunu bularak yanına sokulur. “Padişahım!” der, “Bu tay, zannedildiği gibi soylu bir at değildir, Allah bilir ya, at ve eşeğin çiftleşmesinden hâsıl olmuş, bir katır yavrusudur!” Padişah, buna sinirlenir, “Sen de ne bilirsin!” dercesine, onu başından savar, kendisiyle vezirine kahve getirmesini söyler. Bizimkisi, “Benden söylemesi” diyerek iç geçirir ve vazifesine döner. Aradan bir zaman geçer, hükümdar reayesiyle bir yolculuğa çıkar. Bu vesileyle, bahsi geçen tayı test etmeye çalışır. O da ne..!!! Asil Arap atı, hep gerilerde seyretmekte olup, bir türlü öne geçememektedir.. Nihayet, anlar ki bu at, koşu için değil, yüke layıkmış...

Saraya dönen padişah, hemen kahvecisini çağırtır, işin hakikatini ondan öğrenmek ister. “Söyle bana; bunun asil olmadığını nasıl anladın?” der. Bizim bey, “Efendim, asil Arap atı, altını ıslatmaz; bunun ise, daha ilk bakışta altının ıslak olduğunu fark ettim. Anladım ki, bu at, söylendiği gibi, asil Arap atı değil, katırdır. İlginç olanı ise, vezirinizin ketumluğu, seyisinizin kabulüydü... Kısacası, etrafınız dalkavuk kaynıyor, efendim!” der. Padişah, bu tespitten, kahvecinin boş bir adam olmadığını anlar; onunla ve kendisiyle övünür, durur; etrafındaki dalkavuklara ise, aldırış etmez.

Günler birbirini izlerken, günün birinde yine bir gurup, ellerinde bir şahinle çıkagelirler. Sarayın kapısına yığılan gurup, padişaha bir av şahini getirdiklerini, ona hediye etmek istediklerini bildirirler. Padişah yine, yanında veziri ve kuşçubaşısı olduğu halde kapıya iner, guruba görünür. Guruptan biri, “Efendim, bu şahin, asil bir avcıdır; bir çırpıda tavşan ve ceylanları kapar, zatınıza teslim eder. Düşündük taşındık en liyakatlisi olarak sizleri gördük, hediyemiz olsun!” der. Bu övgü, hükümdarı büyülerken, vezir ve kuşçubaşısı, başlarını sallayarak kabul ettiklerini belirtirler. Olaya şahit olan bizim Bey ise, yine şaşakalır. Zira asildir dedikleri hayvan, başı aşağıda, sinek ve karınca avlıyordu. Canı sıkıldı, “Bunu padişaha bildirmeliyim!” dedi.

Bir fırsatını yakalayan bizim Bey, hükümdara kahvesini ikram ederken, kulağına eğilmeyi de ihmal etmez “Padişahım!” der, “Korkarım ki sizi yine aldattılar; zira avcıdır dedikleri kuş, şahin ailesinden olsa bile, şahin terbiyesi görmemiş gibidir. Malum, şahinin bakışı haşmetli, gözleri göklerdedir. Bunun ise, bakışı korkakça olup gözleri sinek ve karınca izlemektedir. Veziriniz de, kuşçubaşınız da bu olaya şahittirler... Padişahım, bu kuş, şahin yumurtasından olmadır, ancak karganın altından çıkmadır; terbiyesini de ondan almıştır!” der. Kahveci beyin bu izahatı, padişahı kuşkulandırdıysa da, yine de “Gözlerimle görmeliyim!” diyerek, maiyetiyle birlikte bir av töreni tertipler. Gerçekten de, tavşan ve ceylana salıverilen şahin, hiç istifini bozmaz, en yakın yere iner; tavuk gibi yerden karınca toplar, karga gibi sinekleri gagalar. İş anlaşılır, bizim beyin tecrübesi bir kez daha kendini gösterir….

Artık hükümdarın sabrı kalmamıştır; kendisinin ne kadar saf, etrafındaki adamlarının ne kadar dalkavuk tipler olduğunu anlar. İçine bir kurt düşer; kendi kendini sorgulamaya başlar; “Ben nasıl bir hükümdarım ki, bir kahveci kadar da olamıyorum; vezirim bir yandan, seyis ve kuşçubaşım diğer yandan, beni kullanabiliyorlar. Demek bunlar, beni aldatanlarla işbirliği içindeler!..” demeye başlar. Nihayet, kendisinin de asaletinden şüpheye düşer. “Bu konuyu da kahvecimle konuşmalıyım; olur ya, belki de ben hükümdar soylu değilim!” diyerek, acilen kahveciyi huzuruna çağırı. Kahveci Bey gelir, padişahın huzurunda saygıyla durur, meramını izhar (anlatır) eder. Padişah söze şöyle başlar:

“Kıymetli kahvecim, bu güne değin senin sadece güzel kahven ve eşinin hoş yemeklerinden istifade etmedik; bunların yanı sıra, isabetli tecrübelerinden de istifade ettik. Özellikle başımdan geçen bir kaç olaya dair tespitleriniz, beni hayran bırakmıştır.

Yarın devam edeceğiz….