Ol hikâyedir ki; Padişah, bir gece rüyasında tüm dişlerinin döküldüğünü,
yemek bile yiyemez hale geldiğini görür. Sıkıntı içinde uyanır…
Vezirini çağırıp, sarayın rüya tabircisinin hemen
huzuruna getirilmesini buyurur. Uyku sersemi tabirci başı
yanına gelince, padişah düşünü anlatıp sorar:
-"Tabirci başı, bu rüya hayır mıdır, şer midir? Neye işarettir, hele bir söyle…!!!'
Tabirci başı biraz düşünür; sonra utana sıkıla:
-"Şerdir, Padişahım' der.
"Uzun yaşayacaksınız, ama ne yazık ki, tüm yakınlarınızın
gözlerinizin önünde, birer birer ölüp, sizi yapayalnız bıraktıklarını göreceksiniz.
Bir an sessizlik olur; ardından padişah kükrer. .
-‘’Tez atın şunu zindana, felaket habercisi olmak neymiş öğrensin!’’
Tabirci başı, yaka paça götürülüp zindana atılır.
Padişah, bir başka tabircinin bulunmasını emreder.
Huzura getirilen ikinci tabirciye de rüyasını anlatıp sorar:
"Hayır mıdır, şer midir?" der.
İkinci tabirci de önce biraz düşünür; ama sonra yüzü
aydınlanır:
"Hayırdır, Padişahım!" der. "Bu rüya, tüm yakınlarınızdan
daha uzun yaşayacağınızı gösterir. Daha nice seneler,
böyle ülkenizi yönetebileceksiniz. .
Padişah, ağzı kulaklarında buyurur:
"Bu tabirciye iki kese altın verin!'
Başından sonuna durumu izleyenler, tabirciye sorar:
"Aslında sen de tabirci başı da aynı şeyi söylediniz. . Neden
onu cezalandırdı da seni ödüllendirdi?’’
Tabirci güler:
Elbette aynı şeyi söyledik; ama önemli olan,
Kime, NE söylediğin değil, NASIL söylediğindir. ?
Ne Kadar Bilirsen Bil, Söylediklerin Karşındakinin Anladığı Kadardır..!
Çağımız, her ne kadar akıl ve bilim çağı olsa da, tüm bu ilişkileri yürüten, aralarındaki korelasyonu sağlayan sistem de; ‘İLETİŞİMDİR, ANLATIMDIR.’
İnsan, gerek ikili ilişkilerde, gerekse, toplumsal ve kitlesel ilişkilerde, nerede, ne söyleyip söylemeyeceğini ve nasıl söyleyeceğini bilmelidir.
Günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız durumlar olur. Binlerce kez uyarmanıza rağmen, kullandığı sözlerin anlamlarını tam olarak bilmeden ve sözün nereye gideceğini düşünmeden, konuşan yığınla insan vardır… Adeta gına getirirler ve ömrünüzden ömür götürürler.
Çünkü, bu tip insanlar, nerde ne söyleyeceğini bilemezler. Kendilerini çok zeki sanırlar. Sosyal ortamların katledicileridir. İnsanları sinirlendirerek, sıfırdan yüze, bir sözle bile anında çıkartabilirler. Kendileriyle ciddi tartışmaya girilemez. Öyle bir salaklık yapıldıysa ve tartışmada haklı tarafsanız, hakarete uğrarsınız. Haksızsanız da uğrarsınız aslında… Bazılarına nevrotik tedavi gerekebilir. Fazla içli dışlı olunmaması gereken insan çeşididirler…
Birde, dingil dingil konuşup, asap bozarlar… Bu konuşmaları ile de övünürler… Adına da kendilerince bir tanım getirirler; "dobralık" diye…
En az, dinlemeyi bilmeyenler kadar rahatsız edicilerdir.
Oysa, söz söylemek, konuşmak, meramını anlatmakta, adeta bir sanattır. Söz sanatı, konuşma sanatı gibi… Nitekim bu hususta, onlarca eğitici kitap vardır.
Kısa, öz, vurgulayıcı olmalı, insan konuşurken…Uzun cümlelerden kaçınmalı, alakasız örnekler vermemeli. Dolaylı ve dolambaçlı anlatım yerine, düz ve direkt anlatım yapmalı. Oyalamadan, dikkati dağıtmadan, konuya odaklanarak, karşıdakini sıkmadan, onun anlayabileceği düzeyde konuşmalı…
İşte ailelerimiz tarafından, okul öncesi eğitim döneminde, (0-6 yaş grubu) bizlere öğretilen, en temel öğretilerden biri budur. Usul, adap, erkan durumları. Yol bilmek, yordam bilmek, nerde ne yapacağını bilmek…
Ne diyordu Yunus Emre
‘’Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
Bal ile yağ ede bir söz.’’
Evet, söz ağızdan bir kez çıkar, ama bıraktığı tesir çok uzun sürer. Düşmanı dost eylediği gibi, dostunu da düşman eder bir söz. Bundan dolayı atalarımız bir söylerken bin kere düşünmeyi, ölçüp biçip de konuşmayı tavsiye etmişlerdir. Aklına eseni söyleyenler kadar, düşünerek yerinde ve zamanında konuşanların ibret dolu nice hikâyeleri kitaplarda mevcuttur.
SON SÖZ:’’ BELAGATI YERİNDE KULLANANLAR, DAİMA KAZANIR.’’