5ocakgazetesi.com
İslamiyet'in yükseliş döneminin eşiğinde, Ortadoğu’da iki güçlü imparatorluk vardı: Batıda Bizans (Roma) İmparatorluğu, doğuda ise İran’da yükselen Sasaniler. Bu iki güç arasındaki imparatorluk rekabeti, yaklaşık 540 yılında başladı ve kesintisiz olarak 640 yılına kadar sürdü. Uzun süren bu savaşlar hem Bizans’ı hem de Sasanileri tüketmiş, savaş ekonomisi hazinelerin boşalmasına ve vergilerin halk üzerinden artırılmasına yol açmıştı. Nil ve Fırat arasındaki şehirler büyük yıkıma uğramış, halk ile devlet arasındaki güven bağı zayıflamıştı. İşte bu kaotik ortam, İslam’ın ortaya çıktığı Arap Yarımadası için genişleme alanı yarattı.
İslam’ın Ortaya Çıkışı ve Yayılma Zemini
Arap Yarımadası o dönemde büyük güçlerden yoksundu; Mekke ve Medine dışında belirgin şehirler bulunmuyordu. Arap toplumunda siyasal yapı, kabile ve aşiret ilişkileri üzerinden yürüyordu. Ancak İslam, bu parçalı yapıyı birleştirerek siyasal birlik sağladı ve Arap fetihleriyle Ortadoğu’daki boşluktan yararlanarak hızla yayıldı. Emeviler ve Abbasiler döneminde İslam, altın çağını yaşadı. Bu dönemde İslam dünyasında en belirgin teolojik ayrım, Sünni-Şii kopuşuydu: Sünnilik merkezi bir güç ve iktidar yapısına dönüşürken, Şiilik daha çok muhalif ve ezilenlerin dini olarak şekillendi.
Orta Çağ’da Güç Dönüşümü: Selçuklular
Orta Çağ’da Moğol istilaları ve ekonomik bozulmalar yaşanırken, 11. ve 15. yüzyıllar arasında Selçuklular İslam’ı Moğol saldırılarından korudu. Selçuklular, İslam dünyasında iki güç merkezi arasında yeniden bir kurumsallaşma sağladı: Bir tarafta Roma’nın mirası üzerinde yükselen Osmanlılar, diğer tarafta Pers-Sasani coğrafyasında yükselen Safeviler.
Safeviler, başlangıçta Sünni tarikat olarak ortaya çıktı ve Türkçe konuşan bölgelerde yayıldı. Tarikatın lideri İsmail’in önderliğinde İran ve Irak’ta merkezi iktidarı ele geçirdi. Şiiliği devlet dini olarak benimsedi ve Şii uleması ile kurduğu ilişki, İran’ın Ortadoğu’daki diğer ülkelerden farklı bir siyasal kimliğe sahip olmasına yol açtı. Safevilerin etkisi 1722’ye kadar sürdü. Daha sonra 1794’e kadar İran karışık bir dönem yaşadı ve Kaçar Hanedanlığı yükseldi. Kaçarlar merkeziyetçi olmayan bir yapıya sahipti; Şiilik ise bağımsız bir iktidar olarak konumunu sürdürdü. Bu durum dini kurumların güçlenmesine ve müctehidlerin sayısının artmasına neden oldu.
Kaçar Dönemi ve Şiiliğin Kurumsallaşması
Kaçar döneminde başkent Tahran’a taşındı (1848–1896). Kaçarlar monarşiyi güçlü göstermeye çalışsa da, ülke genelinde düzenli ordu oluşturmak zordu ve aşiretler ciddi güç sahibiydi. Nasreddin Şah döneminde sınırlı bir toparlanma yaşansa da, Kaçarlar Rusya ve İngiltere arasında sıkışmış durumdaydı. 1905–1911 yılları arasında Meşruti Devrim yaşandı. I. Dünya Savaşı’nda İran, kuzeyde Rus Çarlığı, güneyde İngiltere arasında sıkışmıştı. 1917 Rus Devrimi ile Ruslar çekildi, İngilizlerin Tahran’daki etkisi arttı.
19. ve 20. Yüzyılda Dış Müdahaleler, Pehlevi Dönemi ve Modernleşme
Savaş sonrası dönemde, Kaçar Hanedanlığı’nın yerine Rıza Şah geçti. Ordu içindeki darbeyle tahta çıkan Rıza Şah, mutlakiyetçi bir monarşi kurarak Pehlevi Hanedanlığı’nı başlattı. Batı ile kurduğu ilişkiler ve modernleşme politikalarıyla İran’ı istikrara kavuşturdu, ülkenin adını Acemistan yerine İran olarak resmileştirdi. Ancak Basra Körfezi’nde İngilizlerin etkisi sürüyordu; Anglo-Iranian Oil Company devlet içinde devlet gibi çalışıyor, elde edilen gelirden İran hiçbir pay almıyordu.
1930’larda Almanya’ya yönelen İran, II. Dünya Savaşı’nda SSCB ve İngiltere’nin müdahalesiyle karşılaştı. 1941’de Rıza Şah, oğlu Muhammed Rıza Şah’a devretti. Muhammed Rıza, uzun yıllar Batı’da eğitim görmüş, ülkeyle kültürel bağı sınırlı bir liderdi. İçeride subay grupları ve reformist hareketlerle çatışma vardı. Bunlardan en önemlisi TUDEF partisiydi. Ekonomik sıkıntılar, sosyal huzursuzluk ve emperyalist etkiler, Muhammed Musaddık’ın ortaya çıkmasına yol açtı.
Devrime Giden Süreç ve Humeyni
Musaddık, Kaçar ve Şah dönemini eleştirerek Milli Cephe’yi kurdu. 1951’de petrolü millileştirerek ABD ve İngiltere ile diplomatik ilişkileri kesti. ABD, İran’ın Sovyet kampına kaymasından endişelendi ve 1953’te ordu içindeki Şah yanlılarıyla Musaddık’ı devirdi, Şah yeniden iktidara getirildi. Reformist kanat dağıtıldı, SAVAK kuruldu ve ulema baskı gördü.
1963’te Ruhullah Humeyni tutuklandı, gösteriler yayıldı, 1964’te Türkiye’ye sürüldü, ardından Irak ve Fransa’ya geçti. Arap-İsrail savaşında Şah İsrail’in yanında yer aldı; petrol gelirleri askeri harcamalara ayrıldı. Toplumsal hareketlilik artarken, Şah’ın reformları etkisiz kaldı.
1979’da Şah devrildi. Etkin bir lider olarak Humeyni yurda döndü. Ülkedeki siyasi yapı, sol devrimciler, sağcılar ve ılımlı İslamcılar arasında parçalıydı. Humeyni başa geçtiğinde Mehdi Bezirgan’ı başbakan yaptı; Bezirgan kısa sürede ulema konseyi ile çatışarak istifa etti. Humeyni, Devrim Muhafızları Ordusu’nu kurarak Şah ordusuna alternatif bir güç yarattı. 1980’de İslam Cumhuriyeti güç kazandı ve ilk Cumhurbaşkanı Beni Sadr oldu. Ancak ılımlı tavırları nedeniyle ulema tarafından görevden alındı. 1982’ye gelindiğinde İslam Cumhuriyeti tüm muhalefeti bastırdı ve iktidarını sağlamlaştırdı.