Odalara kilitlenen gelecek, ekran arkasındaki yalnızlık!

Yeni nesil şöyle tuhaf, yeni nesil böyle garip diyerek adeta sabahı şerifleri hayır ediyoruz. Psikologlar, sosyologlar ekranlarda tezler çürütür, markalar peşlerinden koşar, siyasetçiler oylarına talip olmak için kırk takla atarlar.

Oysa bizim onlardan ne büyük bir siyasi beklentimiz, ne de dünyayı kurtarmalarına dair bir arzumuz var. Bir ebeveyn, bir büyük olarak tek bir isteğimiz var; Doğru kararlar almaları, kendi ayakları üzerinde durmaları ve geleceklerini garanti altına almaları…

***

Açıkçası, ne yapıyorlarsa kendilerine yapıyorlar. Ancak işin acı tarafı, bu gerçeği onlara hatırlatmak istediğiniz an kopan o büyük kıyamet! Büyükleri olarak iki kelam nasihat etmeye, tecrübelerimizden süzülen birkaç cümleyi kulaklarına küpe yapmaya yeltenmeyelim; hemen garip mimikler eşliğinde, asi ve sert bir duvarla karşılaşıyoruz. O meşhur Yeter, rahat bırakın beni! isyanı yükseliyor odalardan. İnsanı konuşacağına, konuşmak istediğine bin pişman ediyorlar.

İş sadece Z Kuşağı ile de sınırlı kalmıyor maalesef. Günümüzde bu kuşağın yarattığı o umursamaz, o "Bana ne ya! Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kıvamındaki kötü intiba, arkalarından gelen Alfa ergenlerini de zehirliyor. Küçücük bir çocuk, kendisinden iki üç yaş büyük abisinden, ablasından ne görüyorsa doğrudan kendi yaşantısına kopyalıyor. Onların asiliğini, boşvermişliğini, aileye karşı soğuk ve mesafeli duruşunu adeta birer yaşam tarzı gibi taklit ediyor.

Bir ebeveyn olarak duruma müdahale edip, Evladım neden böyle davranıyorsun? diye soracak olsanız, anında zeytinyağı gibi üste çıkmayı da çok iyi beceriyorlar; Bilmem ne abi de böyle yapıyor, ona bir şey demiyorsunuz da, bana neden çemkiriyorsunuz. Anlamış değilim! Alın size modern zaman savunması… İnanması güç ama bir anda evde haksız duruma düşen, kötü ilan edilen ve huzursuzluk çıkaran siz oluyorsunuz.

Hayata dair hiçbir derin beklentisi olmayan, “Neden dünyaya geldik ki?” sorgulamalarıyla varoluşsal krizleri birer ergenlik modası haline getiren, harcanan her emeği, dökülen her alın terini boşa çıkaran bir mantıkla hareket eden gençlerin çoğunlukta olması içimizi acıtıyor.

***

Peki, bu eleştirdiğimiz, yere göğe sığdıramadığımız gençlik evlerinde, günlük hayatta genelde ne yapar?

Gelin açık konuşalım; Öncelikle odalarından çıkmıyorlar! Tuvalet ve lavabo ihtiyaçları dışında, sanki o kapının ardında gizli bir dünya varmış gibi dışarıya adım atmıyorlar. Odalarında yerler, odalarında içerler. Eve yorgun argın gelen, onlar için ömrünü tüketen babalarını dahi görmezler. Hasbelkader mutfakta ya da koridorda karşılaştıklarında ise buz gibi, samimiyetsiz bir tavırla, Aa, baba sen ne zaman geldin? deyip arkalarını dönerler. İnsanın çileden çıkmaması işten bile değil!

Bir bebeğin elindeki emzik ya da biberon neyse, bu gençlerin elindeki akıllı telefonlar da aynen öyle. Ayrılmaz bir parça, vücudun bir uzvu gibi adeta… Telefonu ellerinden beş dakika aldığınızda, şarjı bittiğinde ya da internet kesildiğinde resmen sinir krizleri geçirdiklerine şahit oluyoruz. Telefon bitse bilgisayar, o bitse tablet devreye giriyor. Hepsinin de ortak bir sığınağı var; Ders çalışıyorum! Tabii yerseniz..!

Oysa o odalarda ders falan çalışılmıyor; internet canavarının peşine takılıp gidiliyor. Sosyal medya platformları ve bitmek bilmeyen bilgisayar oyunları ne ders çalıştırıyor, ne de onları toplum içine çıkartıyor. Anne babaların, Hadi kızım, hadi oğlum, beş dakika odandan çık da yüzünü göreyim, bir çay içelim ısrarları her defasında nafile birer çırpınış olarak kalıyor. Evladını özleyen, iki kelam sohbet etmek isteyen anne ve babasını adeta kapı dışarı edecek kadar hırçınlaşan, dijital duvarların arkasına saklanan bir nesil var karşımızda.

***

Şimdi sormak gerekmiyor mu; Bu nasıl gençlik?

Odalarına hapsolmuş, sanal dünyalarda sahte kimliklerle kaybolmuş, burnunun ucundaki ailesine yabancılaşmış bu nesil mi bizim geleceğimiz olacak? Eğer geleceğimizi bu duvarların arkasına, bu ekranların soğuk ışıltısına emanet edeceksek…

Yazık, gerçekten çok yazık!