O, Anadolu Rock’ın sürmeli çocuğuydu-1

Bu hayat, sıradan bir adamın hayatı değil. Onlarca yeteneğine rağmen sıradan görünmek isteyen, yüreği merhamet yüklü bir adamın hayatı… O da bilmezdi, belki tahmin bile etmezdi Türkiye’nin en iyi seslerinden biri olacağını. Giderken de yüz binlerce yüreği ıslak insan bırakacağını! Çok sevmiştik onu, ama kursağımızda kalmıştı. Henüz doyamamıştık ona…

Bu hayat, sıradan bir adamın hayatı değil. Onlarca yeteneğine rağmen sıradan görünmek isteyen, yüreği merhamet yüklü bir adamın hayatı…

O da bilmezdi, belki tahmin bile etmezdi Türkiye’nin en iyi seslerinden biri olacağını. Giderken de yüz binlerce yüreği ıslak insan bırakacağını!

Çok sevmiştik onu, ama kursağımızda kalmıştı. Henüz doyamamıştık ona…

O, Cem Karaca’nın veliahdıydı.

Müzikle kısacık yaşamını doldurmuş, iyilikle yaşamayı seçmiş, Anadolu Rock’ın sürmeli çocuğuydu o. 28 yıllık küçücük bir yaşama 100 yıllık bir hayat sığdıran uzun saçlı, asi çocuğun hikâyesi bu. Bazen gür sesiyle Cem Karaca olan, bazen de hırçın tavırlarıyla Karayip Korsanı olan bir adamdı o. Birilerinin Jack Sparrow’u, birilerinin de Alfonso Tarık’ıydı. Karadeniz’in havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez, biraz hüzünlüdür insanları. Ansızın gidişleriyle bizlere hissettirdikleri gibi…

***

Barış Akarsu 1979 yılının Haziran ayında açtı gözlerini. Zonguldak’ın yüksek dağlarının yamacında kurulmuş minicik bir köyde doğdu. UNESCO 1979 yılını ‘Çocuk Yılı’ ilan etmiş, babası Selahattin Bey de oğlunun adını dünyaya barış getirmesini dileyerek Barış koymuştu. İşte Barış Akarsu böyle doğmuştu.

En sevdiği oyun, kumsalda arkadaşlarıyla vakit geçirmek olan bir adam. Boşanmış bir ailenin ağır yüküyle tek başına mücadele etmek zorunda kalan bir çocukluk. Yaşanan acı günleri unutup, yalnız kalmak için tek başına balık tutmaya gidip, her şey yolundaymış gibi davranan bir genç. Küçücük yaşında yalnızlıkla savaşmak zorunda kalmış bir savaşçı.

Yaşadığı kasabanın ruhu, dedesinden öğrendiği balıkçılık ve denize olan aşkı onu iyi bir insan yapan temel unsurlardan bazılarıydı. Yaşadığı yeri seven, denize karşı konuşan ve kendi sesini dinleyen bir adam, nasıl kötü biri olabilirdi ki? Sular ayın çekim gücüne nasıl karşı koyamıyorsa, o da karşı koyamıyordu içindeki haylaz çocuğun sesine. O yüzdendir hep çocuk kalışı, büyüyemeyişi.

O, aşılmaz denizlere nefesini üflemeseydi yüzüne, bu kadar derin bakamazdı belki de. İnsanlar birer, birer hayalete dönüşüp çıkarken kalbimizden, zihnimizden onun çıkmayışının sebebiydi belki; kültürüne, mirasına sahip çıkması. Bu kadar sevmeseydik, sormazdık kendimize; ‘Sen hiç  gece uyanıp, onun ayak seslerini duymadın mı?’ diye.

Müziğe de yaşadığı karmakarışık çocukluğun etkisiyle küçük yaşlarda başlamıştı. Onun için müzik, içindeki hüznü dışarıya atabilmenin tek yoluydu. Yıllar sonraysa sokakların, kaldırımların kederlerini içine çekercesine ilkokuldan kalma flütüyle sokaklarda dolaşacaktı. Zaman içinde mızıka, klavye ve gitar çalmayı da öğrenecekti. Ama o, en çok gitar çalmayı sevecekti. Biz de en çok onu yakıştıracaktık ona.

***

Barış’ın müzik zevki git gide gelişti. 70’ler ve 80’lerin rock, hard rock ve heavy metal gruplarını dinledikçe tarzı iyiden iyiye ortaya çıkmaya başlamıştı ve yıllar sonra da bir rocker adamının nasıl olması gerektiğini şu cümlelerle anlatacaktı; “Yıllardan beri yaptığımız en büyük yanlıştır bizim. Rocker adam arkada durur, kuğuldur, soğuktur, sadece kendisine çalar. Hep geride kalma gibi düşünce vardır. Bu yüzden kendimizi kapıların arkasına kilitledik. Sadece kendimiz gibi olan insanlara verdik kendimizi. En büyük yanlış buydu ve başka insanlar türedi, pop müzik türedi. O kabuğu kırıp rock müzik yapacağım. Biz de varız diyeceğim.” Barış Akarsu yılmadan, usanmadan çalışarak söylediklerini bir, bir başardı. (Devam Edecek...)