Aslında cevabı çok zor bir soru. Türk Dil Kurumu Sözlüğün’nde gerçek için şunlar yazılı: bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkar edilmeyen, olgu durumunda olan, hakiki, aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici, asıl, başlıca, temel, doğadaki gibi olan, gerçek durum, realite, yalan olmayan, doğru olan.
Bu tanımlar gösteriyor ki, gerçek çok kapsamlı. Örneğin adalet bile, gerçeğin bir görünüşü. Çünkü adalet; doğru ile yanlışı, haklı ile haksızı ayırmaktır.
Gerçekleri olduğu gibi yansıtmaya çalışan felsefe ve çeşitli sanat akımına da verilen isim realizm. Gerçekçi tutum ve davranışlara da gerçekçilik deniliyor.
Yakınlığı, bağlılığı sürekli olan vefalı kişilerin adı da hakikatli.
Flionel için sadece bir gerçek vardır. O da, sonsuz olan şimdi.
Tasavvuftaki en büyük hakikat, Tanrıdır. Lessing’e göre, insanlar hiçbir zaman tam hakikata erişemeyecektir. Kant diyor ki “ Maddi hakikat akla dayanır. Tecrübe ispatı gerekir. Metafizik hakikat ise, görecelidir ve sadece onu bilen için geçerlidir.
Oldum olası insanlar, hep gerçeği aramış ve aramakta.
Gerçeklerin aranması müspet ilimleri, topluma düzen verme çabaları da din, felsefe, hukuk ve ahlakı getirmiştir.
Bilimde gerçekler, akla, gözlem ve deneylere dayanır. Ancak, bu bir yenisi gelinceye kadar geçerlidir. Öyleyse gerçek ne kesi, ne devamlı, ne de sınırlı.
Dindeki, inançtaki gerçek ise daha farklı, İnanç, aklın yorgunluktan bitap düştüğü, sebep ve idrakin tükendiği yerde başlar. Burada gerçeğe varış sezgiyledir, gönül yoluyladır.
Felsefenin gerçeği ise, devamlı şüphe etmektir.
Yaşamda bazı din kurallarının yürümemesi, inançlıların yürek ve aklında kuşkulara sebep oluyor. Katoliklerde boşanmanın yasak oluşunun geçerli olmaması, islamda içki yasağına uyulmaması gibi.
Akılla donatılmış sosyo-kültürel bir varlığı olan insan. Tanrının en şerefli yarattığı halifesi.
Yüce Tanrı, o evrensel zeka, tüm evreni yaratmış. Öyle bir evren ki, en ufak bir kusur ve tasarım hatası yok. Hepimiz, onun birer fikir ürünleriyiz. İnsan beyni de, o yüce evrensel zekanın, düşüncenin bir parçası.
İşte bu aklı ve düşünce gücüyle düşünce aranıyor.
Gerçeğe varmayı engelleyen o kadar şey var ki. Önyargı, özür olmama, yansız olmama gibi. Önyargıcılar, ciddi bir temele dayanmayan, araştırılmayan, mantıktan uzak, klişeleşmiş, kuru iddia ve hükümlerdir. Bunlardan arınmak, sıyrılmak çok zor. Einsten “ Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha güçtür” diyor.
Doğmalar, fanatizm, taassup ta gerçeğin düşmanları. Doğmalar, tartışmasız doğrudur diye kabul edilen kesin-ilkelerdir, kurallardır, kurumlardır, inançlardır, kavramlardır.
Taasup, sadece bir kanıya yaslanıp kalarak, onun dışındaki tüm kanılara körü körüne saldırmaktır.
Eninde sonunda bir gün gerçekler mutlaka ortaya çıkar. Nice gerçekler kılıç zoruyla bile ortadan kaldırılmamıştır ki.
Öte yandan, kimi gerçeklerin sır gibi saklanması gerekir. Aksi halde büyük acılara ve felaketlere sebep olur.
Ne kadar acı da, ağırda olsa kaçmamalı gerçeklerden. Yüzleşme cesareti göstermeli.
Hayal dünyasında değil, gerçekler dünyasında yaşıyoruz. O yüzden, sadece gerçeklerin peşinden koşalım. Hayalle, yalanla, bir ömür geçer mi hiç?
Atılacak ilk ve önemli adım, kişinin kendi gerçeğini bilmesi.
Sonrası kendiliğinden gelir.
Konusu hakikatı aramak olan M.luk, düşünme kendimizi bilme sanatı öğretir.
İnanç-akıl ve hikmete, sevgi-kardeşlik, ahlak ve erdeme dayalı hümanist öğreti olan M:.luk, iyiye-doğruya-güzele-nura doğru bir yürüyüştür, çabadır.
Amaç kamil bir insan olmak ve tüm dünyayı böylesi insanlardan oluşan bir ülkü mabedi yapabilmek. Ama gerçekler çok farklı. Kimileri kibir ve azamet göstererek, kendi gerçeğini saklamaya çalışır. Doğrusu Mevlana’nın şu söylediklerinde saklı. “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol. “
Sevmeden seviyormuş gibi davranmak, kendini daha da akıllıymış gibi göstermeye çalışmak, ne doğruluktur, ne de akıllılık.
Pisikoanaliz; bilinç altında yatan, gizlenen gerçekleri bulup çıkararak, kişiyi rahatlatmak yöntemidir. Yani bu da, bir gerçeği arama metodu.
Gerçek mutlak değil, göreceli. Zamana, şartlara, kişilere göre farklı. Örneğin; su ateşten üstün sayılır ama, ateş suyu kaynatır, yok eder.
Mahkemede gerçeği söylemek için yemin eden, dürüst görgü şahitleri bile, aynı olay için farklı ifadeler verebiliyor. Çünkü, herkesin, dikkati, algısı, belleği aynı güçte değil.
Kapalı yerde sigara içme yasağı, sigara içenler için özgürlüklerinin kısıtlanması, içmeyenler içinse, sağlıklarının korunması demek.
Kimilerinin mutsuzluğu başkalarının mutluluğu, birilerinin kaybı diğerlerinin kazancı oluyor mu?
Bir şeyi güzel ve iyi olduğu için mi istiyoruz, yoksa, istediğimiz için mi, iyi ve güzel görüyoruz? Hangisi gerçek?
Aşkta da; güzellikte de durum aynı. Güzelliğin beş para etmez, bendeki bu aşk olmasa diyen Aşık Veysel haksız mı?
Örümceğin sofrasında kebap, ancak sinek olur diyen Merami de, bir başka gerçeğe parmak basıyor mu?
Mademki gerçekler mutlak değil, göreceli, o zaman kimseye baskı yapmamalı.
İnandığımız gerçeği savunmaktan da geri kalmamalı. Bir çok ünlü, unutulup gidiyor. Zamanında değer verilmeyenler içinde, sonradan ünlenenler var. Bir süre sonra kahramanlar hain, hainlerde kahraman oluyor.Asılanlar, öldürülenler efsaneleşiyor, isyan bayrağına dönüşüyor. Uzun süre tarihten gizlenen bazı gerçeklerde su yüzüne çıkıyor. İşte örnekleri: Stalin’in mezarı’nın Moskova’dan kaldırılması, yıllardır Romanya’yı idare eden Çavuşesku’nun kurşuna dizilişi, Irak’ta Saddam’ın heykellerinin yıkılması ve Saddam’ın idamı. Değerli devlet adamlarımız Adnan Menderes, Fatih Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan’ın hukuk utangacımız olan Yassı Ada Mahkemeleri kararıyla idam edilişleri, sonradan onlara anıt mezarı yapılışı.
Ölümlü olan bizlerin bu yaşam gerçeklerini bilmesi, her şeyin geçici olduğunu anlayarak buna göre bir yol izlemesi gerekiyor. Kişi, unutulmayı, anılsın istiyorsa ya okumaya değer bir şey yapsın, ya da yazılmaya değer işler ve eserler.
Dileğim bunları gerçekleştirmeniz.