“Ne olur yazma”lardan…
Adana’da gazetecilik yapmak kadar zor bir zanaat yok. Öyle bir daire başkanını yazıyoruz ki, Papua Yeni Gine’de bu olay olsa yer yerinden oynar. Bu daire başkanı kendi siyasi hırsı ve Kozan’a belediye başkanı olacak diye metropol kenti köstebek yuvasına çevirdi diyoruz. Bu daire başkanı için “Yazarsa yazsın, zaten onu Zeydan Başkan sevmiyor” diyorlar.
Bir daire başkanını yazıyoruz; oğluna aldığı arabaları belediyeye kiralamış diyoruz. Ama adamın yüzü kararmıyor ve “yazmasalar iyi olur” deniyor. Bir belediyede öyle bir emlak skandalı yaşanıyor; bunu kaleme alıyorsun, ortalık karışıyor ve hemen telefonlarımız çalmaya başlıyor. “Hangi muhtar var, hangi meclis üyeleri var?” diyerek soru yağmuruna tutuluyoruz. “Ne olur yazma” sözleri hemen ardından geliyor. “Sen bilirsin, yazarsan başına büyük iş alırsın” diyorlar. Bu yolsuzluğu yapan başına iş almıyor ama yolsuzluğu ortaya çıkaran gazeteci başına iş almakla tehdit ediliyor…
Bir müteahhit hiç erdemli ihaleler yapmıyor diyoruz. “Sen kimin adamısın?” diye çıkışlarla karşılaşıyoruz. “Bak yapma, 8 tane şirket kurmuşsun, başına iş alırsın ve ayvayı yersin” diyoruz. Hatta diyoruz ki: “250 doğrudan temini nasıl aldın? Bak, böyle iddialar var…” diyoruz. Ama yine aynı duvar: “Ne olur yazma” diyorlar…
Peki ne yazalım? Fasulyenin faydalarını yaz der gibisiniz. Kardeşim, fasulyenin gazetecilere faydası olmuyor ki… Belki fasulye gaz yapıyor ama sizin yaptıklarınız bizim midemizi büyütmüyor, doğrudan taşırıyor!
Biz sütunlara yazıyoruz. Siz de rakamları doğrudan teminlere yazıyorsunuz. Biz kalemimizle hesap soruyoruz, siz hesap vermemek için baskı kuruyorsunuz.
Buradan açık açık söylüyoruz:
“Ne olur yazma” devri bitti.
Çünkü biz yazdıkça siz rahatsız oluyorsunuz.
Biz yazdıkça gerçekler görünür oluyor.
Biz yazdıkça kirli düzen sarsılıyor.
Ve siz ne kadar “yazma” derseniz deyin…
Biz yazacağız.
Şimdi herkes kendine şu soruyu sorsun:
Hangisi hak?
Hangisi helal?
Cevap ortada.