Sevgili Günlük…3

Dönemin önemli izleyici kitlesine sahip yerel televizyonunun artık vazgeçilmezi olan kahramanımız, günlüğüne kaldığı yerden devam eder…

Milenyuma, yani 2000 yılına girmiştik…

Askerlik çağı geldi çattı ve Mayıs ayında birliğime teslim oldum. Askerlik bir şekilde geldi geçti. Terhis olduktan sonra eski işime başlamak için tekrar dayımın kapısını çaldım. O da, “Ne demek evlat, burası senin yuvan. Ne zaman istersen gel başla” dedi ve ertesi gün çok sevdiğim işime geri döndüm.

***

İyisiyle kötüsüyle 5 yıl çalıştım... Sonra ortaklar kendi aralarında anlaşamayınca, benim de işim son bulmuş oldu. Televizyon yönetimi küçülmeye gitmiş, birçok işçiyi de işten çıkarmıştı, üstelik dayım da ortaklıktan ayrılmıştı. 2006 yılının Eylül ayında başka bir yerel televizyonda işe başladım. Orda o kadar güzel ortam vardı ki, her şey yolundaydı. Maaşlar eksiksiz ve zamanında veriliyor, herkes aynı ciddiyet ve hassasiyetle işini yapıyordu.

O televizyon kanalı, benim için biçilmiş bir kaftandı. Çalışan personel mutlu ve huzurluydu. Çünkü dönemin en iyi maaşı veriliyordu. Kendimi geliştirdim, mesleğimi daha iyi yerlere getirdim. O televizyonda çalışırken evlendim, çocuğum oldu. Ramazan Ayı’ndan bayramlara, yılbaşından doğum günlerine, hatta evlilik günlerine kadar şirket yönetimi varlığını her zaman hissettirdi bizlere. Küçük çaplı hediyeler, primler ve birçok güzelliği yaşadım. Özellikle hastalıkta veya hastane işlerinde bizleri asla yalnız ve sahipsiz bırakmadılar. O zamanki yönetime ve elbette ki patronumuza hepimizin bir vefa borcu var.  

Bu güzel günler de bitti!

Televizyon 2010 yılında el değiştirdi. Sektörle alakası olmayan, işten anlamayan, liyakatsiz, beceriksiz, bilgisiz ama paralı kişiler tarafından yönetilir oldu televizyon. 3-4 ay maaş alamadığımız, aç susuz günler geçirdik. Bu yüzden işinden, gücünden, ekmeğinden olan birçok çalışanın vebalı ve ahı var üstlerinde. Çok merak ediyorum, nasıl hesap verecekler!

Neyse; Farklı yerel televizyonlarda çalıştım ve işime kaldığım yerden devam ettim. Biz işçiyiz ve bize kim sahip çıkarsa ordayız. Sonuçta ev geçindiriyoruz, öyle değil mi?

Günlüğünün yavaş yavaş sonuna geldiğini anımsatan kardeşimiz, sonunu şöyle tamamlıyor;

“İnsanın ömrü yettiği sürece umudu bitmez. Umut biterse, hayat da biter! Kafamı toparlayım, işlerimi biraz hafifletim, yoğunluğum geçsin birkaç zaman sonra kaldığım yerden devam edeceğim.” der ve arkası yarın misali, günlüğünün de devamının geleceğini belirtir. 

***

Evet sevgili okurlarımız; Bu hikâye, sizler için sıradan ve basit olabilir. Lakin o, küçücük yaşta omuzlarına binen ağır yükle yaşamayı ve hayatın zorluklarıyla yüzleşmeyi öğrenmiş, kendini geliştirmiş ve bir şekilde hayata tutunmuş biri.

Yoksa bilirim ki bu hikâyedeki kahramanımızdan daha zor, daha acı ve şanssız çocukluk dönemi geçiren çok örnek var. Dikkatimi çeken bu hikâyeyi sizlerle paylaşmak istedim.

Peki, yeni nesil çocuklara ve gençlere, buna benzer ağır yaşam koşullar sunulsa,

Sizce ne yaparlardı?

Bence!..

Sağlıcakla kalın…      

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hakan Toytekin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak 5 Ocak Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan 5 Ocak Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler 5 Ocak Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı 5 Ocak Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.