Osmanlının yakılışı

Osmanlı Devletimizin yıkılma konusu tartışmasını bir türlü bitiremiyoruz. Birileri bilerek ve isteyerek Osmanlı Devletimizin yıkılışını getirip Kuvay-i Milliyecilere dayandırıyor. Başka birileri Kuvay-i Milliyecilerden vazgeçip 1908 yılında 2. Meşrutiyeti ilan ettiren ve ancak 1913 yılında darbe ile iktidara gelen İttihat ve Terakkicilere dayandırıyor.

Osmanlı Devletinin yıkılışını ne Kuvay-i Milliyecilere dayandırmak ve ne de İttihat ve Terakkicilere dayandırmak hem doğru değil, hem vicdanlı bir iş değil ve hem de akılcı bir durum değil.

Çünkü adama sorarlar; güçlü döneminde olan bir devlet, bir kaç kişinin bir fiskesi ile yıkılır mı? İçi çürümemiş, geçmişteki büyüklüğünü kaybetmemiş, ayakta duracak durumu kalmamış bir devlet olmasa idi bu suçladıkları kadroların devleti yıkmaları mümkün olabilir mi idi?

Olamazdı elbette.

Bakın, bu kadrolar aslında birilerinin yaptıkları suçlamaları bırakın, takdir edilmeleri gerektir.

Neden? Çünkü bu kadrolar aslında devleti kurtarmak için olağanüstü gayret sarf ettiler.

Osmanlı Devletimizde, 3. Selimden itibaren başlayan yenilik hareketleri aslında devletin yıkıma geldiğinin en önemli göstergesidir. Zaten 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması devlet yönetimini sarsan, sallayan, yıkılışa başlandığını en iyi anlatan bir Anlaşmadır. Bu Anlaşmadan son padişah Vahdettin'e kadar giden 10 padişahın sonlarına baktığımızda çürümeyi, yıkılmaya doğru nasıl gidildiğini çok iyi görmekteyiz. Daha yakın bir zamanda son on padişahın sonları ile ilgili bir yazı kaleme aldığım için bu konuyu tekrarlamak istemiyorum. Öylesine acı verici, üzücü padişah sonları yaşanıyor ki, içten çürümenin nasıl olduğunu açık-seçik görüyorsunuz.

Bu nedenle tarihi çarpıtmanın, gerçekleri değiştirmenin, doğruları alt-üst etmenin gereği yok ve uzun vadede mümkün de değildir.

Yukarıda ne dedik?

Osmanlı Devletimizi yıkmakla suçladıkları gerek İttihat ve Terakkici kadrolar ve gerekse de Kuvay-i Milliyeci kadrolar aslında devletin yıkılmaması için olağanüstü gayret sarf etmişlerdir. Nasıl? 1830'lardan itibaren devletin Hıristiyan unsurları devletten ayrılma talepleri ve mücadelelerini başlatmışlardır. Devletin az kalmış gücünü kısmen emen bu mücadelelere çare olarak Türk Aydını Osmanlılık kavramının arkasına sığınmaya çalışmışlardır. Bu kavram tutmayınca aynı kadrolar İslâmcılık kavramını kurtarıcı olarak kullanmak istemişlerdir. Ama günden güne eriyen, uçuruma doğru hızla giden devletin bu kavramın umulan birleştiriciliği ile de kurtulamayacağını gören kadrolar Türk Milliyetçiliğine sarılmak zorunda olduklarını görmüşlerdir. İşte Türk Milliyetçiliğinin Osmanlının son dönemlerinde ve Cumhuriyetin kuruluşunda temel düşünce olmasının özet tarihçesi budur.

Bu kadrolar 1911'de İtalyanlarla yapılan Trablusgarp harbinde bütün imkânsızlıklara, devletin oraya para ve asker gönderecek gücü olmamasına rağmen devlet adına bir avuç olarak canhıraş oraya gidişleri birazcık vicdanı olan kişilerin böyle suçlamalar yapmalarına engel olur.

Ama ne yaparsınız ki vicdan, ideolojik bağnazlığa kapılmamış olanlarda aranması gereken bir özelliktir.

Devleti yıkmakla suçlanan bu kadrolar, Dünya tarihinin en büyük savunma savaşı olan Çanakkale savunmasını başarmış kadrolardır.

Bu kadrolar, 30 Mart 1909'da padişah 2. Abdülhamid'in bile aciz kaldığı kanlı isyanı canları pahasına bastıran kadrolardır.

Bu kadrolar, Balkanlardan tamamen atılmış Türk Milletinin Anadolu'dan atılmasını sağlayacak olan Sevr'i yırtıp atan kadrolardır.

Sadece bu verdiğim örneklere bakarak bile bu kadrolara saygı duymamak için nasıl bir ruh haline sahip olmak gerektir acaba?

Osmanlı Devletimizi yıkanları bu kadroların arasında aramak en hafif tabiri ile vicdansızlıktır. Başka bir ifade ile de kendi ideolojisinde boğulup kalmış bir bağnazlıktır.

Osmanlı Devletimizin yıkılışını arayacaksak, yıkan kadroları ve kişileri arayacaksak bakın nerede aramalıyız? Her şeyden önce, 1840 yılına kadar Topkapı Sarayı'nda yaşayan Devlet yönetiminin bu tarihten itibaren akıl almaz masraflar ile diğer saraylarımızı yapanlar arasında aramak gerektir. Örneğin, 1854 yılında ilk defa dışarıdan borç almak zorunda kalınırken 1856 yılında dünyanın en görkemli saraylarından biri olan Dolmabahçe Sarayı'nı yapanlar arasında aramak gerektir. 1881 yılında devletin ekonomisini alacaklı devletlerden oluşan Düyun-u Umumiye idaresine teslim edenler arasında aramak gerektir. Devlet askeri, siyasi, ekonomik vesaire konularında kıpırdayamaz durumda iken bugün Deniz Müzesi'nde bulunan otuz taneden fazla ve bir kısmı altın kaplama, onlarca kişinin çektiği seyahat kayıkları yaptıranlar arasında aramak gerektir. Yani, Osmanlı Devletimiz dünya hâkimi iken yapılmayan israfı, düşünülmeyen yaşantıyı en güçsüz döneminde, içten çürüdüğü dönemde yapanlar arasında aramak gerektir. Yoksa maaşını bile almakta zorlanan ve bu durumu dert etmeyen ve buna rağmen devletimi kurtarmalıyım diyerek canı pahasına mücadele edenler arasında koca devleti yıkanı aramak boş bir iştir ve böyle bulmak da mümkün değildir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Halil Altıparmak - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak 5 Ocak Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan 5 Ocak Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler 5 Ocak Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı 5 Ocak Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.