MATBUATIN HÜRRİYETİ – BASIN HÜRRİYETİ

Büyük hikâyecimiz Ömer Seyfettin’in ölümünden sonra kamuoyuna sunulan köşe yazılarından birini paylaşmak istiyorum. Yazının yazım tarihini de sonradan vereceğim. Vatansever ve Milli Edebiyatımızın önemli isimlerinden büyük hikâyecimizin bu yazısının bugün kullanılmayan kelimelerini günümüze uyarladığımı da belirtmek istiyorum. Yazı yazıldığı dönemdeki Basın Özgürlüğü ile ilgilidir.

“Hoşgörü, tahammül huyundan yoksun olduğumuz için en aydınlarımız bile basın hürriyetine biraz yan gözle bakarlar. Daima gazetelerin halk üzerinde bırakacağı kötü etkileri düşünürler. Eğer biz insanların ruhunu tanısaydık bu özgürlükten korkmaz, hatta bunu kendimiz için bir kurtuluş güvencesi olarak değerlendirirdik.

Toplum,  yani halk kümesi tıpkı insan gibi hisseder, duygusu hemen hemen bireyinkine  benzer. Onun için bireydeki bir ruh durumunu hatırlayalım: Birey, adalete layıktır, haksız zannettiği şeye kızar. Bağırıp çağırıp öfkesini alamazsa fiili bir intikam almaya kalkar. Bağırıp çağırırsa, küfrederse artık fiili tecavüzden doğal olarak vazgeçer. Bireyi, haksız zannettiği şey karşısında söz söylemekten, bağırıp çağırmaktan men ederseniz kini içinde kalır. Bu kin, ağır bir intikam durumuna geçer. Bir gün kabahatli, haksız zannettiği bireye hücum eder, döver. Onu dövmekten de men ederseniz içindeki kini büyür, büyür nihayet onu cinayete kadar götürür. Bireyin mantığı duygusal mantıktır. Aklı ile ilişkisi yoktur. Bireyin bütün duygusu, fikirleri, eğilimleri hareket haline geçmeye hazırdır. Söz durumunda bireyin dışına çıkan bir duygusu fiil durumuna geçmez. Bu, meşhur sanatkârların hayatında pek açık görünür. Örneğin, işte Emil Zola… gayet açık seçik şeyler yazardı. Yazılarında hiç utanma yoktu. Oysa bu adam özel hayatında genç bir kız kadar utangaçtı. Yanında çirkin bir söz söylenilse kıpkırmızı olurdu. Daha başka örnekler de verilebilir. Demek sanat yaparken ortaya koydukları eğilimler onların fiili hayatlarında hareket unsuru olamıyor.

Bireyin içindeki şeyler dışa karşı ancak iki durumda çıkıyor. Ya söz ile, ya fiili biçimde. Söz durumunda ortaya çıkan bir eğilim fiil olamaz. Söz olarak dışa vurulmayan hareketlerdir ki, bir gün gelir fiile dönüşür. Bireyin bu ruh özelliğini atalarımız biliyorlardı. Isıracak köpek dişini göstermez, yani hiddetini farfara  ile ortaya koyandan fiili bir intikam beklenemez demektir. Oysa susarsa, yahut susturulursa bu müthiştir:

Allah’a sığın  şahs-i halinin gazabından

Zira yumuşak huylu atın çiftesi pekdir!

İşte toplum da birey gibidir. Haksız zannettiği şey hakkında uluorta söylenmesine izin verirseniz fiili bir harekete kalkamaz. Yok, ağzını, burnunu – sansürle, kanunla – tıkarsanız, bir gün gelir dayanamaz, patlar her şeyi altüst eder. Basının hürriyeti toplumun geleceği, kurtuluşu için bir emniyet sübabıdır.         

Haklı haksız birçok şeyler yazılır. Fakat ihtilâl, isyan, karışıklık olmaz. Basının özgürlüğü yalnız hırsızlar, vurguncular, kabahatliler, katiller için tehlikelidir. Çünkü basın söylerken bir saat içinde milyon milyon liralar çalınamaz. Her suistimal daha başında iflas eder. Suçlular adaletin pençesine düşer, toplumun kanını emen kirli çeteler, büyük eşkıya örgütleri yavaş yavaş dağılır.

Varsayalım basın yanlış bir tecavüzde bulunursa bile hareketi nihayet bir sözdür. Fakat sustururlar da bu tecavüz içinde kalırsa toplumsal bir garez olur. Her toplumsal garez korkunç bir ihtilâl tohumudur. Dört-beş senedir basının hürriyeti yoktu. Gözle görülen şeyler bile yazılamıyordu. Bu tazyik bugün bütün ruhları zehirledi. Halkı kötümser yaptı. Belki birçok yılların tedavi edemeyeceği bir hastalık toplumumuza musallat oldu: Güvensizlik…

Kinden bahsederseniz: “Hayırsızın biri… Şu kadar milyon çalmış” diyorlar. İspata hacet yok. Çünkü şifahi bir kara çalma! Kimin söylediği belli değil. Oysa basın hür olsaydı hırsızların hepsi adıyla sanıyla meydana çıkarılır, kimse şüphe altında kalmazdı!

Toplumumuzun hayatı, geleceği için artık basının özgürlüğünü çok görmeyelim. İstediklerini yazsınlar.  Uluorta yazsınlar! Yalan yanlış yazanları devletin mahkemeleri terbiye eder. Fakat herkese de “hiçbir gerçeğin gizli kalmayacağı” güveni gelir. Bu güven vatanın en büyük kuvvetidir. 

Bu yazı yukarıda söylediğimiz gibi Büyük Hikâyecimiz öldükten sonra ortaya çıkarılmış ve Ekim 1921 yılında Akşam Gazetesinde yayınlanmıştır.

Nasıl? Yararlı oldu mu? 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Halil Altıparmak - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak 5 Ocak Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan 5 Ocak Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler 5 Ocak Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı 5 Ocak Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.