Lübnan’da Direniş ve Silahsızlanma Tartışması

Küresel Gazeteciler Konseyi (KGK) Genel Başkan Yardımcısı Nalan Yazgan:

Ortadoğu’da çatışma dinamikleri yalnızca devletlerarası güç dengeleriyle değil, aynı zamanda toplumların tarihsel hafızası, inanç temelli değerleri ve karşılıklı güven ilişkileriyle şekillenir. Bu çok katmanlı yapının en çarpıcı örneklerinden biri olan Lübnan, tarihsel olarak farklı dinî ve mezhepsel toplulukların iç içe yaşadığı, karmaşık bir toplumsal gerçekliğe sahip.

Bölgedeki gelişmeler, Lübnan’ın konumunu daha da kritik hâle getirdi. İsrail’in Lübnan’da, Gazze’de, Yemen’de, İran’da ve Suriye’de uyguladığı askeri planlar ve yarattığı yıkım, bölge ülkelerini teyakkuzda olmaya itiyor. Lübnan halkı da farklı değil. Teslimiyetin bir çözüm olmadığını ve direnişin zorunlu olduğunu, ödenen büyük bedellere rağmen, anlıyorlar. “Silahsızlanırsan öldürülürsün, silahını korursan en azından savunma şansın olur” diye düşünen çok kişi var Lübnan’da.

Tarihsel Hafıza: 1982’den Kerbela’ya

1982’de İsrail’in Beyrut’a girişi halkın hafızasında canlı. Bu işgal deneyimi aynı zamanda silahsızlanma stratejisinin başarısızlığının tarihsel kanıtı. Dolayısıyla yaşananlar, dış güçlere karşı silahlı direnişin zorunlu bir güvenlik politikası olduğu inancını güçlendiriyor.

Direniş yanlıları, bu mücadelenin sadece askeri değil, ideolojik ve ahlaki bir sorumluluk olduğunu da vurguluyor. Şii toplumu içinde, Kerbela ve İmam Hüseyin’in öğretileri, onur ve direnme kültürünün temel referans noktaları olarak ön plana çıkıyor. Bu nedenle “silah bırakma” seçeneği, yalnızca askeri bir zayıflama değil, aynı zamanda tarihsel bir ihanet olarak görülüyor.

İsrail bugün Şam’ın 8 kilometre yakınına kadar ilerlemiş durumda ve Cebel Şeyh’i (Hermon Dağı) kontrol ediyor. İran’a hava saldırıları düzenledi, Yemen’de şehirleri ve limanları bombalıyor, Lübnan’da sivilleri ve Hizbullah mensuplarını öldürüyor, Gazze’de soykırım yapıyor ve Batı Şeria’nın büyük bölümünü fiilen ilhak etmiş durumda. Elbette bu yalnızca İsrail’in savaşı değil; Batı emperyalizminin bölgeye yönelik koordineli saldırısının parçası.

BM 1701 Kararı, İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesi ve Litani Nehri güneyinde sadece Lübnan ordusuna ve UNIFIL adlı BM Barış Gücü’ne silahsız bölgeler bırakmak üzere tasarlandı. 27 Kasım’da ilan edilen ateşkes sonrasında İsrail, Lübnan topraklarından çekilmediği gibi savaşta vuramadığı yerleri tahrip etti. İsrail, Lübnan hükümeti ile imzalanan anlaşmaya uymadığı gibi Lübnan’ın hava sahası, deniz, kara ve egemenliğe yönelik ihlallerine devam ediyor. Hizbullah bu süreçte tek bir roket bile atmadı. Lübnan ordusu ise zaten savaşta bile tek bir atış yapmadı.

Hizbullah neden karşılık vermiyor?

Hizbullah’ın sessizliği tam anlamıyla pasiflik değil. Aslında büyük darbeler yemesi ve hamisi İran ile olan kara köprüsünü büyük ölçüde kaybetmesi seçeneklerini de azaltıyor. Ancak diplomasiye alan açmak için stratejik bir sabır politikası izlediğini ilan ederek toparlanmaya ve destek aramaya devam ediyor.

Kırılgan da olsa belli bir denge Lübnan hükümetinin son adımına kadar korundu. ABD elçisi Tom Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı’nın sunduğu, ilk üç maddesinde İsrail’in işgali durdurmasını ve çekilmesini talep eden belgeyi reddetti. Hatta bu metni yırtıp yerine müzakereye kapalı, doğrudan dayatma niteliğinde şartlar sundu.

Lübnan hükümeti bu süreçte Bakanlar Kurulu’nu Baabda Sarayı’nda toplayarak yalnızca Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını gündeme aldı. Oysa karar tüm grupları kapsamadığı gibi, yalnızca İsrail’e karşı bir nebze bile olsa bir caydırıcılık sağlayabilen tek yapıyı hedefliyor.

Hükümetin aldığı karar, orduya dört ay içinde “herkesi silahsızlandırma” talimatı verilmesini içeriyor. Bu, Lübnan’da alay konusu oldu; çünkü bu kadar kısa sürede geçmişte Lübnan ordusundan çok daha güçlü bir yapıyı iğdiş etmenin zorluğu aşikar. Hizbullah ise bu kararı “geçersiz ve hükümsüz” ilan ederek, hükümete açıkça “Bu kararın hiçbir bağlayıcılığı yok” mesajını verdi.

Hizbullah silah bırakması hâlinde, İsrail’in Beyrut’u işgal etmesi ve IŞİD gibi radikal grupların Lübnan’a salınmasının önünde bir engel kalmayacağını savunuyor ve bu korkuların Lübnan halkı nezdinde bir karşılığı da var. Çünkü 2015’te Suriye’den Lübnan’a sızıp köyleri basan IŞİD gruplarını Lübnan ordusu değil Hizbullah püskürtmüştü ve toplumun geneline yayılan bir minnet duygusunun varlığı da inkar edilemez.

Direnişin meşruiyeti

Direnişin savunucuları, bu silahların yalnızca Hizbullah’a değil, Lübnan halkına ait olduğunu söylüyor. Ayrıca devletin nispeten zayıf olması ve güç tekelini eline alması konusunda ciddi şüpheler de doğuruyor. Bu açıdan bakıldığında, örgüt silahsızlansa bile başka bir direniş hareketinin doğması çok muhtemel. Topraklarını, evlerini, ailelerini ve ticari yaşamlarını kaybetmiş olan halkın, silahlı mücadeleyi bırakacağını düşünmek mantıklı olmaz.

Lübnan’da silahsızlanma meselesi yalnızca bir güvenlik stratejisi tartışması değil, toplumsal hafıza, kimlik ve bölgesel tehdit algısının iç içe geçtiği çok boyutlu bir konu. Lübnan’daki Şii toplumu başta olmak üzere önemli bir kesim silahlı direnişi yalnızca politik bir tercih olarak değil, varoluşsal bir zorunluluk olarak görüyor. Zira, Lübnan’da Şiiler demografik ve ekonomik güç olarak giderek daha önemli bir grup haline geliyor ve devletteki temsilleri aynı oranda olmaktan çok uzak.

Sonuç olarak Lübnan’daki silahsızlanma tartışmalarının yalnızca askeri veya diplomatik düzlemde değerlendirmek yetmez. Lübnan devletinde tam anlamıyla paydaş olamayan ve giderek büyüyen Şii nüfusu için seçenekler ya Lübnan devletinin tam anlamıyla parçası olmak ya da bir süre sonra örgütün “tabelasını” değiştirip devam etmek. Elbette hayaller ilk seçenek ama hayatlar Ortadoğu.