LAİKLİK ve SEKÜLERLİK EKSENİNDE TÜRKİYE 2

Bu konu, laik devletin bütün dinler karşısında tarafsız olması prensibi ile ilgili.

136. Madde de, genel idare içinde kurulacak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev çerçevesi “Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir.” denerek çiziliyor.

Diyanet İşleri Başkanlığının merkezi idare içinde yer alması, laik devlette din ve devlet kurumlarının birbirinden ayrı olması esasına aykırıdır. Bu aykırılık Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 4121 sayılı kuruluş ve görevleri hakkında kanunundaki görev tanımı okununca büsbütün ortaya çıkıyor: “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek …….”

Mevcut mevzuat ve kurumların durumu Türkiye’de laik devlet uygulamasını iktidarın gerçek niyetine bağımlı hale getiriyor.

Şimdiki iktidarın bu konudaki anlayış ve amacı, giderek sayısı artan örnekler ve artık saklamadan yapılan söylem ve eylemlerle ortadadır.

İktidar mensuplarının ve onların işbaşına getirdiği kişilerin geçmişi bilinen önemli bir kısmının, dindar olsa da, dinci hareket, kaynak ve ailelerden geldikleri, geçmişte bu hareketlere katıldıkları ve bugüne hazırlandıkları anlaşılıyor.

Bundan önceki TBMM Başkanının Anayasa’dan laiklik ilkesinin çıkarılması isteğinde bulunmasının üzerinden çok geçmedi.

Cumhurbaşkanı, 15 Temmuz Şehitleri için kuran okudu, bu olay hemen bütün TV’lerden yayımlandı.

Anayasada zorunlu dersler arasında olması öngörülen din kültürü ve ahlak dersi, uygulamada din dersi haline getirildi, abdest, namaz, oruç vb. gibi uygulamalı anlatımına indirgendi.

Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece Müslümanlığın değil, özelde sünniliğin hizmetinde bir kurum hüviyetine büründü. Müslümanların önemli bir bölümünün, kendi ibadet yerlerini seçme özgürlüğü tartışmalı.

Arapça, bir sihirli ve kutsal dil seviyesine çıkarıldı, ezanın Türkçe okunmasının tartışılmasına bile tahammül gösterilmedi. Bu arada Atatürk’e hakaret, hatta, küfür edenlerin söyledikleri fikir hürriyeti olarak nitelendirildi.

Zamanında iktidarın işbirliği yaptığı, bundan çok yararlandığı, ne istediniz de vermedik dediği cemaatin ordu, adliye, emniyet vb. gibi kurumları ele geçirip kalkışma teşebbüsünde bulunacak kadar büyüyüp etkinleşmesine meydan verilmiş olduğu anlaşıldı.

Bugün de bundan ders alınmayıp bir çok cemaatin devlet içinde cirit attığı, kamu kuruşlarını adeta parselleyerek herbirinin hakimiyet tesis ettiği kuruluşları yönettiği dilden dile söylenmektedir. Gitti A cemaati, geldi B cemaati durumu…

Yukarda çizilen tablo karşısında, Türkiye Cumhuriyeti Devletine, Anayasasında öyle yazsa da, laik denebilir mi?Oysa,sekülerlik ve doğru uygulanan laiklik demokrasinin gereğidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Toplumu seküler olabilir mi? Bunun bazı kanun değişiklikleriyle birden olması elbette mümkün değildir. Konuyu benimsemiş iktidarların yönetiminde makul bir zaman içinde sağlanabileceği kanaatindeyiz. Bu konuda Atatürk Devrimlerindeki başarı, batıdaki Rönesans, Aydınlanma, Sanayi devrimi, Fransız ihtilali süreçlerinin 10-15 senelik bir zaman dilimi içine sıkıştırılabilmesi güven veriyor. Diğer yandan PEW Araştırma Şirketinin Müslüman ülkeler arasında 2015 yılında yaptığı araştırma sonuçları da ümitlendiriyor. Aşağıdaki tabloya alınan 8 ülke için

I. Kolonda, kendisini Müslüman olarak tanımlayan kitlenin toplam nüfus içindeki payı,

II. Kolonda, kanunların Kur’anın öğretilerine göre yapılmasını isteyenlerin toplam nüfus içindeki payı,

III. Kolonda, İslami değerleri benimsemeli ama Kur’anın öğretilerine göre düzenlenmemeli diyenlerin toplam nüfus içindeki payı,

IV. Kolonda,Kur’andan etkilenmemeli diyenlerin toplam nüfus içindeki payı,

gösterilmiştir.

Burada, yapılan ankete, Müslüman olmayanların da dahil edildiğini de işaret edelim.

I(%)

II(%)

III(%)

IV(%)

Pakistan

97

78

16

2

Filistin

100

65

23

8

Ürdün

96

54

38

7

Malezya

64

52

17

17

Nijerya

94

27

17

42

Endonezya

94

22

52

16

Lübnan

55

15

37

42

Türkiye

96

13

36

36

Kanımızca her şeyden önce, siyasetin etik değerlerinin saptanıp, bu konuda bir mutabakat sağlanarak güvenceye alınması gerekiyor. Bunun içinde dinin siyasî amaçlar için kullanılmaması kuşkusuz önemli bir yer tutacaktır.

İşe, başta dini siyasete alet eden, camiye, okula, kışlaya dini değerleri sokmaya çalışan, camilerde miting yapan, minarelere afiş asan, Cami duvarlarını poster ve pankartlar asarak, propaganda amacı ile kullanan, siyasi zihniyetten başlamak lazım.

Başka türlü, Anayasa ilkelerini yerine getirmek mümkün görünmüyor. Tabii birde Araplaşma hareketinden vazgeçmek gerekiyor. İslamiyet’i ilk kabul eden, İran asıllı ilk sahabe, Selman-ı Farisi’nin Fatiha Suresini farsça okumasına ne demeli?

Unutmayalım ki ‘’DİL,’’ insan gibidir. Doğar yaşar, değişiklere uğrar ve zamanla anlam değiştirir. Herkes kendi dilinde Kur’anı okursa anlar. İngiliz, İngilizce, İranlı Farsça, Alman, Almanca…

SON SÖZ:’’ KUR’AN, İKRA (Oku) DİYE EMROLUNMUŞTUR. ARAPÇA OKUYACAKSINIZ DİYE EMROLUNMAMIŞTIR.’’