Ülkemizde 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılan Halifelik ve 1927 yılında uygulamaya geçen Laiklik sürekli tartışılmaya çalışılmış ve birileri tarafından insanımızın kafası karıştırılmak istenmiştir.
Halifeliğin kaldırılışı din karşıtlığı olarak gösterilirken Laiklik konusunu da bu din karşıtlığı ile birleştirerek ortak bir görüş gibi sunulmak istenmiştir.
Aslında gerek Laikliğin ve gerekse Halifeliğin tarihsel kökleri incelendiği zaman çok farklı sonuçlara ulaşılmaktadır.
Her şeyden önce şu soru ile başlamak gerektir: Halifelik dini bir kurum mudur, yoksa idari, siyasi bir kurum mudur? Yani, tarihsel anlamda Halifelik ve Laiklik ilişkisi nasıl olmuştur?
Soruyu cevaplamak için şöyle bir tarihi seyrine bakalım. İlk dört Halife ve onların Halifelikleri meselesini ve o dönemden beri bitmeyen ve ayrıştırıcı tartışmaları bir kenara bırakalım. Çünkü gerçekten bu bitmeyen tartışmayı birkaç cümle ile anlatmak ve açıklamak pek mümkün değildir. Muaviye ve oğlu Yezit ile başlayan Halifelik, Emeviler için tam bir idari imkân elde etmeleri, iktidarı ele geçirmeleri anlamına gelmiştir. Kerbela Olayları gibi bir olay da bu döneme denk gelmiştir. Yani, Kerbela’da yaşanan kötü olaylar da zaten bu iktidarı vermeme düşüncesinin sonucudur.
751 yılında Horasan Türklerinin de desteği ile iktidar, Emevilerden zorla alınarak Abbasilerin eline geçmiştir. Yani, o dönemin Müslüman Arap Devletinde iktidar, iktidarın başı ve dolayısıyla Halife, Abbasi ailesinden olmaya başlamıştır. Abbasiler, Peygamberin amcası Abbas’ın devamıdır. Diğer bir ifade ile gerek Emeviler ve gerekse Abbasiler aslında Kureyş Kabilesinin iki büyük ailesidir: Haşimi ve Ümeyye.
Bu arada Abbasi Devletinin zayıflaması ile birlikte o dönemin önemli bir Şii devleti olan Büveyhoğulları, Bağdad’ı ele geçirmiş ve Abbasi Halifesini geri plana itmiştir. Bizim Selçuklu Devletimizin 1040 yılından itibaren güçlenmesi ile birlikte, Abbasi Halifesi, Tuğrul Beyimizden gizlice yardım istemiştir. Tuğrul Bey o zamanın coğrafyası gereği İslam devletleri arasında en üst sıraya çıkmak amacı ile bu isteğe olumlu cevap vermiş ve 1055 yılında Büveyhoğullarını ortadan kaldırarak Abbasi Halifesini Büveyhoğullarından kurtarmıştır.
İşte burası dünya tarihinin dönüm noktalarından birisidir. Neden?
Çünkü Tuğrul Beyimiz, Abbasi Halifesini kutarmış ama sen devletine, devletinin başı olmaya devam et, biz gidiyoruz dememiştir. Peki ne yapmıştır? Kurtardığı Halifeye demiştir ki; sen din işleri ile uğraş, ben devleti idare ederim. Yani, büyük Tuğrul Beyimiz, din işleri ile diğer idari işleri ve devlet yönetimini birbirinden ayırmıştır. İşte bu konu Laiklik kavramının dünyada ilk denemesi ve uygulaması olarak kabul edilmektedir.
Bunda anlaşılmayacak bir durum var mı? Din İşleri ile Yönetim işlerinin birbirinden ayrılması anlaşılmaz bir durum mudur?
1157’de Büyük Selçuklu Devletimizin dağılması ile birlikte tarih başka bir şekil almaya başlamıştır. Aradan bir yüzyıl geçmiş ve İlhanlı Devletimizin kurucusu Hülagü Han, 1258 yılında Bağdad’ı fethetmiş ve oradaki Halifeyi öldürerek Abbasi Devletini tamamen ortadan kaldırmıştır. 1261 yılında diğer bir devletimiz olan Memlukların Sultanı Baybars Bağdad’daki ölen Halifenin yakın akrabalarından birisini Kahire’ye getirerek Halifelik kurumunun devamını sağlamıştır. Ama nasıl bir sağlama olmuştur biliyor musunuz?
Bakın anlatalım. Bu arada hemen araya girelim; Halife ünvanı hâlâ Arapların Kureyş kabilesindedir.
Dönelim Sultan Baybarsımıza: Hükümdarımız, Kahire’ye getirdiği Halife’ye ne demiştir? Sen burada otur, hiçbir yönetim işine karışma, sadece din işleri ile ilgilen, idare işini biz yapıyoruz. Bunun anlamı nedir? Yani, din işleri ile diğer yönetim işlerinin birbirlerinden ayrılmasının anlamı Laiklik değil midir? Elbette Laikliktir. O halde, Türkler, dünyaya Laikliği getiren bir millettir.
Halifelik ve Laiklik meselesi burada bitti mi? Tabii kihayır. 1517 yılında diğer bir Türk Hükümdarımız Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı fethedince, yani Memluk Devletimizi Osmanlı Devletimize katınca, oradaki Halifeyi, Kutsal Emanetleri de alıp getirmiş, fakat Halifelik kurumunu o halifeye bırakmamıştır. Kısa bir süre sonra da zaten Kahire’den getirilen Halife de geri gönderilmiştir. Yani, Halifelik kurumu, Arapların Kureyş kabilesinden tamamen çıkmıştır. Artık Halifelik makamı Türklere geçmiştir. Bu durum, bir çok Muhaddise göre aykırı bir durumdur. Ama ne kadar aykırı olursa olsun, gerçek budur.
Osmanlı Devletimizin Hükümdarları Halife ünvanını kullanmışlar mıdır? 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’nda Halifelik ilk defa RESMÎ olarak kayıtlara geçmiştir. Bunun nedenleri konumuz dışındadır.
Bu arada hemen söyleyelim ki; Şiilik Mezhebinin 12 İmamı (On İkiciler için) da Kureyş Kabilesinin Haşimi ailesindendir.
Hindistan Müslümanlarından olan, kişilikleri okuyucular tarafından araştırılması gereken III. Ağa Han ve Emir Ali, 1923 yılının Aralık ayında ülkemizde halifelik kaldırılmasın diye mektuplar yazmıştır. Bu her iki kişi de doğrudan İngiliz görevlisidir. Bu mektuplar ülkemizde büyük bir infial yaratmış, Gazeeciler Davası diye tarihi bir davanın görülmesine neden olmuştur. Bu konu neden buraya girdi? Hani, İngilizler Halifeliğin kaldırılması için Cumhuriyeti kuran irade ile gizlice anlamıştı ya, onu anlatmak için buraya bu girdi.
Peki!
Buraya kadar olağanüstü özet olarak aktardığımız Halifelik kurumunun tarihsel kökeni ve Laiklik İlkesinin bağlantısını gördüğümüzde ülkemizde Halifeliğini kaldırılması nasıl artık tartışma konusu olabilir, Laikliğin getirilmesi nasıl anlaşılmaz olabilir?
Bu soruyu neden soruyorum?
Şu soruya hazırlık yapmak için: Türk Büyükleri Tuğrul Bey, Hülagû Han, Sultan Baybars ve Yavuz Sultan Selim birçok Muhaddisin yazdıkları rivayetleri bilip neden Halifelik ile ilgili kurallara uymadılar acaba? Bu Büyük Hükümdarlar yazılan rivayetlerden habersiz mi idiler?
İşte! Mustafa Kemal ATATÜRK de bu tarihi süreci çok iyi bilmektedir de onun için o Türk Büyüklerinin yaptıklarını tamamlamıştır..
Yani, Laiklik Fransa’dan alındı demenin hiçbir inandırıcı tarafı yoktur. Çünkü, Laiklik Türklerin bir uygulamasıdır. Dolayısıyla, Fransa ve dünya Laikliği Türklerden almıştır.
Halifeliğin kaldırılması anlaşılmaz bir durum değildir. Cumhuriyet idaresi ile Halifelik makamı uyuşmaz. Zaten 3 Mart 1924 yılında çıkan 431 numaralı kanunun 1. maddesinde Halifelik şu şekilde açıklanmıştır.
“halifelik mülgadır (kaldırılmıştır). Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda (kavramında) esasen mündemiç olduğundan (içerdiğinden) Hilafet makamı mülgadır.
O Kadar özet anlattım ki, 10. Ve 11. Yüzyıllarda aynı dönemde 3 Halifenin olduğunu, 1. Dünya Savaşı içerisinde İngilizlerin Şerif Hüseyin’i Halifelik verileceği ile ilgili kandırdığını, Şerif Hüseyin’in Vahdettin’e tavrını vs. hiç anlatmaya zaman ve zemin izin vermedi bile.
.