LAİKLİK ve CEMAATLER

Ünlü gazeteci Musa Ağacık, bir Anadolu turnesi sırasında Kars’ta vatandaşlarla konuşuyor ve güncel konuları içeren röportajlar yapıyor. Yaşlı bir Karslıya soruyor:

“Atatürk İlkeleri ve Devrimleri arasında en çok hangisini beğeniyorsun?”

Karslı Amca yanıtlıyor:“En fazla layığlığısevirem!”

Musa Ağacık; “Laikliğin nesini seviyorsun?”

Karslı Amca açıklıyor sevgisini; “Camiye giden camiye layığdır, meyhaneye giden meyhaneye layığdır!”.

Bu örnekten anladığımız gibi, maalesef demokrasi kavramının en önemli unsuru olan laiklik ilkesi,halkımız tarafından iyi anlaşılamamış ve özümsenememiştir. Siyasetçimiz ve siyasal dincimiz, laiklik ilkesini kavrayamamıştır. Anlayanlar da iç politika çıkarı adına yanlış aktarmak ve deforme etmekten kaçınmamışlardır. Laiklik kavramını doğru anlayan ve gerçekleri anlatmaya çalışanlar ise, maalesef “tu kaka” edilmiş ve susturulmaya çalışılmıştır. Son olarak, 15 Temmuz darbe girişiminin günahını da laiklik üzerine atmaya kalkışılınca konuyu gündeme taşımak şart oldu.

5 Şubat 1937’de 3115 sayılı yasa ile “Laiklik ilkesi” cumhuriyetin temel kavramları arasındaki yerini almıştır.

Bu konuya ilk kez 1930 yılı içerisinde ki söylemleri ile yolu açan M. K. Atatürk’ün iki tümcesini oldukça önemlidir.

“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün vatandaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.”

“Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını da temin etmektedir.”

Her iki karşıt görüşte de sorun, laiklik ilkesininfarklı yorumlanmasından kaynaklanıyor. Sanki görme özürlülerin ellerini kullanarak fili tanımlamaya çalışmasına benzer bir tanım kargaşası dikkati çekiyor. Bir kısım ise kanımca, laiklik ilkesini bilmelerine rağmen, kendi savları doğrultusunda bilerek tarifini ve anlamını saptırıyorlar.!!! Bu bağlam da demem belki azıcık saygısızlık ve densizlik olabilir, ama Sayın Cumhurbaşkanımız bile TBMM’de seçilmesi sonrası yaptığı teşekkür konuşmasında, laisizmin tanımını kendince yapmak yolunu seçmiş ve bazı hukukçuların itirazı ile karşılaşmıştı.

Laik ( layik ) sözcüğü Yunanca laikos’tan türetilmiştir ( Latince laicos, Fransızca laic veya laique ). Bu kelimenin anlamı “ halktan yana “ olarak tercüme edilebilinir. TDK Sözlüğü ise laik kelimesini layikolarak kullanmaktadır. Laik demekle anladığımız meal; “ Dünya işlerini, din işlerinden ve dinselotoriteden ayrı ve de bağımsız tutmak “ eylemidir. Devlet ve din işlerinin ayrı tutulması, devletin din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi ve kullanılması bakımından dinsel otoriteden bağımsız olması ve tarafsız olduğunu garanti etmesi demektir. Böylece; dinin ve dinsel baskının kamu yaşamı üzerindeki etkisini sınırlamakla devlet kendisini sorumlu kılmış olmaktadır.

Laiklik konusundaki ilk adımlar 14. yüzyıl Avrupa’sında filizlenmiştir. Bu konu ile ilgilenenler birçok ansiklopedik yayından bilgi sağlayabilirler.

  1. ilkesinin felsefi, siyasi ve hukuki anlamları azıcık farklılıklar gösterir. Felsefi anlamı ile laiklik; iman ve inanç yerine aklın egemenliğini savunur (Bu anlam, bilerek veya cehalet nedeni ile laiklik dinsizlik demektir söylemlerine alet edilir!). Siyasi anlamı ile laiklik; siyasi erkin ( iktidarın ) dini kudretten ayrılması, sıyrılmasıdır. Hukuksal anlamı ile laiklik; soyut olarak devlet ve dinin birbirine karışmaması ilkesidir.

Tarih boyunca devletler, dini inanç çoğunluğunu teşkil edenlerin, diğer inanç sahiplerine karşı olan baskısını ve hatta saldırısını kontrol etmek zorunda kalmıştır. Gene devletler, kamu yönetiminde düzeni bozacak dinsel baskı ve dini otoriteye karşı direnmek zorunda kalmışlardır. Böylece devlet erki, ülkenin temel düzenini bozacak dini etkileri önlemek için olumlu kamusal müdahaleler ile yükümlü kılınmıştır. Devletlerin büyük çoğunluğunda; iktisadi ve sosyal rejim farklılıkları olsa bile laiklik ilkesine ağırlık verilerek, din kurallarının devlet yönetiminde etkin ve otoriter olmaması ilkesi temel bir kural olarak benimsenmiştir.

Osmanlılar, hilafeti ele geçirince teokratik bir yapı oluşturmuşlardır. Buna rağmen, askeri, siyasi ve iktisadi alanlarda kamu hukuku hepten yok sayılmamıştır. Meşrutiyet döneminde de, dış etkenlerle olsa dahi vatandaşlar arasındaki inanç ayrıcalıklarına devletçe saygı duyulması ilkesi kabul edilmekle birlikte, gerçek bir laiklik anlayışı oturtulamamıştır.

  1. ilanını takiben saltanatın ve hilafetin kaldırılması sonrasında gerçek anlamda laiklik ilkesine yönelik adımlar atılmıştır. 1926 Anayasası ile var olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu devreden çıkarılırken, bu eski yasa hükümleri arasında yer alan “ Devletin dini İslâm’dır” ibaresi devre dışı bırakılmıştır. Ve bu yeni Anayasa ile “Devletin laik ve demokratik cumhuriyet olduğu“ vurgulanmıştır. Bu yasa, sadece din ve devlet işlerini ayırmak yanında, vicdan özgürlüğüne değer veren ve kamusal alanda akılcılığı öne çıkaran bir gerçek laiklik ilkesini benimsemiş olmuştur.

Bugün gelinen noktada, gerek 1961 ve gerekse 1982 Anayasa hükümlerinin tartışılmaz ve değiştirilemez unsurlarından birisi, laiklik ilkesidir. Ancak, bu kuralı kendi gündemlerine engel sayan bir kesim daima olmuştur. Hatta Sayın Tayyip Erdoğan’ın ; “ Laiklik diyorlar. Bu millet istemedikten sonra laikliği kaldırır yahu! “ yaklaşımı istemeden de olsa, bu kesimlere arka çıkmış gibi görünmektedir. Şimdi yeni söylem de ; “Kişiler laik olmaz, olsa olsa devlet laiktir“ yaklaşımına indirgenmiştir. Ancak, dini ve siyasi dinci bir simgenin kamu alanına taşınması sonucu kanımca laiklik ilkesi zedelenmiş ve hatta yok sayılmış olacaktır. Bunu, kişisel özgürlükler bazında işleyen ve destek verenleri anlamak ise olası değildir. Bu son söylemler ise anlaşıldığı kadarı siyasetçilere has bir niyet beyanıdır!

SON SÖZ: ‘’

“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün vatandaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.” M.K.Atatürk