KÜRESELLEŞME VE MEYDAN OKUMA

18. Yüzyılın sonlarında başlayan ve 19. Yüzyıl boyunca süren üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğunun güneşi  ATATÜRK önderliğinde ve Türkler tarafından söndürülmüştür. Bu nasıl olmuştur? Önce Çanakkalede, sonra Türk Millî Mücadelesinde ve en sonunda da Lozanda İngiliz Emperyalizminin boynu kırılmıştır.

18. Yüzyılın sonlarında başlayan ve 19. Yüzyıl boyunca süren üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğunun güneşi   ATATÜRK önderliğinde ve Türkler tarafından söndürülmüştür. Bu nasıl olmuştur? Önce Çanakkalede, sonra Türk Millî Mücadelesinde ve en sonunda da Lozanda İngiliz Emperyalizminin boynu kırılmıştır. Bu noktada parantez içi bir bilgi vermekte elbette yarar vardır: Bu anlattığım nedenlerle, İngiliz Emperyalizm taraftarları için ATATÜRK düşmanlığı hiç bitmez. 100 yıldan beri aralıksız olarak ajanlarını ülkemize salmaktadırlar.

Konumuza dönelim. 2. Dünya Savaşı sonunda İngiltere yaklaşık iki asırdır sürdürdüğü dünya egemen gücü olma özelliğini artık kaldıramaz ve yürütemez duruma gelmişti. 1945 Yalta Toplantısında emperyal güç olma elini ABD’ye vermek durumunda kaldı. İngiltere içindeki dünya egemen güç olma iddiasındaki unsurların büyük bir kısmı artık ABD’de varlıklarını sürdüreceklerdi. Adı geçen Toplantıda üçüncü bir kişi daha vardı. Kimdi bu? Stalin! Yani Sovyetler Birliği! Ona da elbette dünya paylaşımından pay verilecekti ve Dünya Egemen Güçleri o payı verdi, bu ayrı bir konu.

ABD Emperyalizmi, İngiltere ve İngilizler gibi bir Millet olma özelliği taşımadığından dünyaya egemen olma arzuları farklı ölçülerde yürümeye başladı. İngiltere, dünyaya milletler ölçeğinde bakarken ve hesaplarını, egemenliklerini bu milletlerin özelliklerine göre ayarlarken yeni dönemde işler farklılaşmaya başlamıştı. İngilterenin milletler ölçeğinde bakma özelliği ile ilgili olarak kendi tarihimizden bir örnek verebilirim. 1820’lerin sonunda başlayan Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın isyanı ve oğlu İbrahimi Osmanlı üzerine gönderip Kütahyaya kadar gelmesi üzerine Devlet ricalimiz  denize düşen yılana sarılır misali Rusyaya sığındı. Rusya ile 1833 yılında   yapılan Hünkâr İskelesi Anlaşması ile bir anlamda Rusyanın himayesine girdik. Rus Milletine güvenmeyen İngiltere, hiç istemediği halde Türk Milletini, yani  bizi korumak için harekete geçti. Görüldüğü gibi İngiltere olaylara Milletler ölçeğinde bakmakta idi. İngiltere, emperyal gücünü, yani dünyaya egemen olma isteğini bu şekilde yürütmek ile elde edeceğine inanıyordu.

ABD, 1945 yılından itibaren ipleri büyük oranda ele geçirince, yeni dünya düzeni de değişmeye başladı. ABD bir millet olma özelliği üzerine kurulmuş olmadığı için dünyaya da bir millet gibi bakması mümkün değildi. Aksine Millî Devletlerin varlığını ortadan kaldırma anlayışı ile hareket etmek zorunda olduğunu düşünüyordu. Millî her türlü anlayışın ortadan kaldırılıp dünyayı tektipleştirme gayretlerine ve girişimlerine başladı. Özellikle 1970’lerin başından itibaren dünya para düzenini de değiştirip dolar egemenliğini tamamen kurma imkânını da zorlayınca elini de daha güçlendirmiş oldu.

Küreselleşme her konuda yürümeliydi. Daha doğru bir ifade ile dünyayı tektipleştirme her konuda ve hayatın her alanında yürümeli ve gerçekleşmeli idi. Örneğin din anlayışında da bu tektipleştirme gerçekleşmeli idi. Bu konuda ne yapılmalı? 3 büyük dinin tektip hale getirilmesi gerekir idi. Evanjelizm kanalı ile bu girişimler başlamalı ve ABD’de Hırıstiyanlık ile Yahudiliği ortak bir konuma getirme girişimleri olmalı idi ki bu konuda başarılı örnekler de oluştu. Sonraki aşama İslâm ile tektipleşme olmalı idi ki ülkemizde aşırı propagandası yapılan Dinlerarası Diyalog bu girişimlerin, yani dinde tektipleşmenin en önemli örneğidir. Son 20-30 yılda yaşadıklarımıza bir de bu gözle bakalım.

Küreselleşmenin tektipleştirmesi sadece din alanında mı oldu?  Hayır hayatın her alanında bu acı ilâç içirilmeye başladı. 1945 yılından itibaren düyada yaşanan bir çok olayın arkasında görünür  veya görünmez bir biçimde ABD emperyalizminin yeni dünya düzenini kurma girişimlerinin olduğunu anlamak, görmek mümkündür.

Yine ülkemizden bir örnek verelim. ODTÜ – ki halen ülkemizin en iyi ve en gözde Üniversitesidir – 1956 yılında o zamanın Başbakanı Adnan MENDERESİN önderliğinde yapılan girişimlerle ABD ikna edilerek(!) Ankarada, ülkemizde kuruldu. Adına bakın! ORTA DOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ! Yani aslında Orta Doğu için kurulmuş çok güçlü bir Üniversite. Zaten, çevre bölgelerden öğrenci gelmesi zorunluluğu da var. Bu Üniversitede öğrenciler haklı olarak ABD Emperyalizmi ile mücadele ederken tektipleşmenin, küreselleşmenin, emperyalizmi bir ülkeye yerleştirmeden önce kültür emperyalizmi ile olduğunu unutuyorlar. Bu gerçeği neden bu kadar yalın haliyle söylüyorum. Çünkü açık bir gerçek ama görünmüyor da onun için. Türk Üniversitelerinde yabancı dille eğitim ODTÜ ile başlamıştır. İlginç değil mi? Bu açık kültür emperyalizmine, dilde tektipleştirme sürecine neden karşı olunmaz? Burada yeri gelmişken söyleyelim; yabancı dil öğrenmek başka, yabancı dille eğitim başkadır. Keşke ODTÜ öğrencisine sadece bir yabancı dil değil, 5 yabancı dil öğrenme zorunluluğu getirilse de eğitim Tükçe olsa idi. Bu konu başlı başına bir çok makale yazmaya yol açacak bir konudur.

Önceleri PC (Personal Computer) denilen ve sonra çok güzel bir Türkçe ile Dizüstü adı verilen bilgisayarın yaygınlaşması ve bir de televizyon, kitaplar aracılığı ile her alanda tektipleştirme gayretlerini görüyoruz. Yiyecekte, giyimde, konuşmada, tıpta, ziraatta, aileyapısında, toplumsal dönüşümlerde vesaire tektipleştirme örneklerini her an görüyor ve fark edenler olarak iliklerimize kadar hissediyoruz. Toplumsal dönüşüm gerçeğini görmek ve kabullenmek başka bir iştir, ama dayatılan ve bir emperyal amaçla zorla uygulanmaya konan konular başka bir iştir. Dayatmaya, zorla dönüşmeye karşı durmak, meydan okumak şarttır. Çünkü insanlık mahvolmaya götürülüyor, bunu durdurmak gerektir.

Tıpkı Mustafa Kemal ATATÜRKÜN dünya egemen güçlerine Millî değerlerimizle meydan okuduğu ve onları yenmeyi başardığı gibi yapabiliriz. Bu başarıyı yine bütün bileşenleri ile Türk Milleti yapar. Hem de  bu sefer koskoca bir Türk Dünyası ile