“Krizin Bedelini Hep Aynılar Öderken”

Bugün dünyanın neresine bakarsak bakalım aynı tabloyla karşılaşıyoruz: Kaynaklar sınırsızmış gibi talan ediliyor, doğa geri dönüşü olmayan biçimde tahrip ediliyor.

Emek ise giderek değersizleşiyor; insanın alın teri, zamanla ölçülen bir maliyet kalemine indirgeniyor. Çalışmak bir var olma biçimi olmaktan çıkıp hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.

İnsanlar daha çok çalışıyor ama daha az güvende hissediyor, daha fazla üretiyor ama daha az pay alıyor.

Bu düzen artık yalnızca adaletsiz değil, aynı zamanda sürdürülemez. Çünkü sınırsız büyüme vaadi, sınırlı bir gezegende bir illüzyondan ibarettir.

Kapitalizm, kendi yarattığı krizleri çözme kapasitesini yitirmiştir. Her kriz, bir öncekinden daha yıkıcı olmakta; bedeli ise her zaman en alttakilere ödetilmektedir.

Kapitalizm tükendikçe, sadece ekonomik göstergeler çökmez, toplumun demokratik refleksleri de zayıflar. Sorgulayan, itiraz eden, söz söyleyen bireyler sistem için bir risk unsuruna dönüşür.

Bu nedenle eleştiri bastırılır, farklı sesler marjinalleştirilir, itaat ise ödüllendirilir. Yurttaşlık bilinci aşındırılırken, insanlar hak talep eden özneler olmaktan çıkarılıp pasif tüketicilere dönüştürülür.

Böylece toplum, politikadan uzaklaştırılmış, kolektif hafızası silinmiş, geleceği hakkında söz söyleme iradesi kırılmış yığınlara dönüşür.

İnsanlar yalnızca satın aldıkları kadar var olur, tükettikleri kadar değerli sayılır. Bu noktada demokrasi bir vitrin süsüne, özgürlük ise reklam sloganına indirgenir.

Ve belki de en tehlikelisi şudur: Bu çürüme zamanla içselleştirilir. İnsanlar adaletsizliğe alışır, eşitsizliği kader olarak görmeye başlar.

Sistemin yarattığı sorunlar, bireysel başarısızlıklar gibi sunulur. Böylece sorumluluk yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya yıkılır.

Çürüme sadece ekonomide değil; vicdanlarda, ilişkilerde ve ortak geleceğe dair umutlarda kök salar.