Komşularla Kaos Bölgede Kaos

Küresel Gazeteciler Konseyi (KGK) Genel Başkan Yardımcısı Nalan Yazgan,

Ortadoğu’da ilginç bir dönem yaşıyoruz. Bölgemizdeki gelişmelerin özünde İsrail’in güvenlik stratejileri ve daha da önemlisi bu stratejileri uygulama adına ABD’den aldığı onay ve göründüğü kadarı ile sınırsız destek yer alıyor. Netanyahu hükümeti, gerek söylemleri gerekse uygulamalarıyla, İsrail’in sınırlarının ötesinde nüfuz kurma arayışını sürdürüyor. Aynı zamanda daha küçük ve askeri açıdan dişleri tırnakları sökülmüş bölgesel rakip ve hasımlara tahammül edeceklerini eylem ve söylemleri ile ilan ediyor.

Netanyahu’nun son yıllarda sıkça dile getirdiği “Büyük İsrail” vizyonu, yalnızca Gazze ve Batı Şeria’daki işgal politikalarıyla sınırlı olmayıp, Lübnan ve Suriye gibi komşu ülkelerdeki dinamiklerle de doğrudan ilişkili ve İran’a kadar uzanıyor. Üstelik Türkiye’nin de bu listeye gerek Suriye gerek Doğu Akdeniz üzerinden dahil edilmesi olası.

“Su’dan” bahane

Netanyahu kısa süre önce İran halkına “benzeri görülmemiş bir teklif” sunduğunu açıkladı: Su teknolojisi. İran’ın yüzde 96’sı çeşitli düzeylerde kuraklıktan muzdarip, eski Tarım Bakanı İssa Kalantari’ye göre çevresel yıkım nedeniyle 50 milyon İranlının göç etmek zorunda kalabileceği öngörülüyor. Netanyahu, İsrail’in atık suyun yüzde 90’ını geri dönüştüren, damla sulama sistemini geliştiren bir ülke olarak İran halkına bilgi ve teknoloji desteği sunulabileceğini duyurdu.

Başbakanı Netanyahu’nun İran halkına yönelik “su yardımı” çağrısı, elbette insani bir jest değil, yürütülen stratejik iletişimin bir parçası. Bu söylemin barındırdığı ironi rahatsız edici. Aynı İsrail, Gazze’de milyonlarca Filistinliyi kuşatma altında susuz ve gıdasız bırakıyor. Dolayısıyla “İran halkına hayat” sloganı, insani yardım teklifinden çok siyasi bir propaganda ve rejim karşıtı bir kışkırtma aracı olmaktan öteye gitmiyor. Netanyahu’nun videosunda İran halkına doğrudan “sokağa çıkın, rejiminize karşı ayaklanın” çağrısı yapması da bu tabloyu güçlendiriyor.

Daha önce de bu tarz videoların yayımlandığını görmüştük. Sonuncusu da “12 Günlük Savaş” dediğimiz, İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş sırasında yayımlanmıştı. İsrail, ABD ve İran’dan gelen açıklamaları bu ışıkta okuyunca yeni bir çatışmaya doğru gittiğimizi söylemek mümkün.

İran’ın beklentisi güvence

Tüm bu gelişmeler karşısında İran’ın temel beklentisi veya umudu müzakere masasına oturduğunda yeniden saldırıya uğramayacağına dair bir güvence. Ancak ne İsrail’den ne de ABD’den bu yönde bir işaret var. Aksine, Trump yönetimi İran uranyum zenginleştirmeye devam ederse “yeniden bombalayacaklarını” dile getirdi. Bu, İran’ın elini güçlendirmek yerine köşeye sıkıştırıyor ve düştüğü zor durumdan onurlu bir çıkış ihtimalini zayıflatıyor.

Avrupa’nın rolü ve “snapback” yaptırımları

Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’nın, 2015 İran anlaşmasıyla kaldırılan BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koymakla tehdit etmesi gündemde. Hep “snapback” denilen bu yaptırımların geri gelebileceği tehdidi vardı. Bazı İranlı yetkililer de eğer o yaptırımlar yeniden uygulanırsa, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’ndan (NPT) çekileceklerini söylüyor. Barışçıl amaçlı nükleer enerji peşinde olduğunu ilan ederken saldırıya uğrayan İran için bu ABD ile İsrail’e yeni bir savaş başlatması için bahaneyi altın tepside sunmak olur. En azından Netanyahu’nun Trump yönetimine daha güçlü bir argüman sunmasını sağlar. Aynı zamanda, İran saldırılara karşı bir bedel ödetmek istiyor ama seçenekleri ve elindeki kartlar sınırlı. Zaten bombardımandan sonra Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile işbirliğini bitirdiler, her ne kadar görüşmeler sürse de.

Avrupa ülkelerinin devreye sokacağı “snapback” yaptırımlarının uygulanma süresinin sonuna hızla yaklaşıyoruz. Haziran’da savaş başlamadan hemen önce, Avrupalılar İran’ın mevcut nükleer anlaşmaya uymadığını ilan etmişti. Dolayısıyla, anlaşma çerçevesinde İran “snapback” yaptırımlarıyla karşı karşıya. Bu yaptırımların geçerli olmadan önce yürürlüğe girmesi için son tarih bu ayın sonunda. Ağustos sonuna kadar İran ciddi ekonomik ve diplomatik yaptırımlarla karşı karşıya kalabilir.

Trump yönetiminin İran’la yürüttüğü müzakerelerle, Obama dönemindeki benzer müzakereler arasındaki en büyük fark, Avrupalıların bu kez işin içinde olmamasıydı. Sanki savaşı istiyor gibiydiler. İsrail savaşı başlattıktan sonra, Alman şansölyesinin “İsrail bizim kirli işimizi yapıyor” dediğini bile duyduk.

İşin başka bir boyutu da Gazze’de devam eden soykırım. Bu olanlar, Gazze’de İsrail’in yaptıklarını eleştirmeye başladıkları dönemin hemen öncesindeydi. Şu anda içinde bulunduğumuz aşama, Gazze’nin ele geçirilmesi hazırlıkları, mutlak bir felaket olacak. Bundan “daha dikkat dağıtıcı” şey ise İran’la çıkacak yeni bir savaş.

İsrail’in stratejik hedefi parçalanmış komşular

İsrail’in asıl amacı İran’ı tamamen etkisizleştirmek ya da Suriye’de olduğu gibi paramparça bir ülkeye dönüştürmek. İsrail’in istediği, komşularıyla istikrarlı ilişkiler kurmak değil; istediği zaman müdahale edebileceği bölünmüş ve zayıflatılmış “minnoş devletler” yaratmak. Suriye’de Esad’a karşı desteklenen rejim değişikliği süreci, sonunda El Kaide bağlantılı unsurların yönetimde yer almasına yol açtı. Buna rağmen İsrail, yeni yönetim Esad’dan daha yumuşak tavır alsa bile bombalamaya devam ediyor. İran için öngörülen senaryonun da benzer olduğu açık.

Lübnan ve Hizbullah faktörü

Bir diğer kritik cephe Lübnan. ABD, Lübnan hükümetinden Hizbullah’ı silahsızlandırmasını talep etti ve Beyrut bu talebi kabul etti. Ancak bu, potansiyel bir iç savaşa yol açabilir. İsrail zaten Lübnan’ı düzenli olarak bombalıyor. Hükümet içerde Hizbullah’la çatışmaya sürüklenirse, İsrail’in güney Lübnan’ı işgal planı yeniden gündeme gelebilir. ABD ve İsrail’in, UNIFIL’in görev süresini yenilenmesine karşı oldukları da hesaba katıldığında, böyle bir planın varlığı olası.

İran’a bir darbe daha ya da son bir darbe?

Tüm bu gelişmeleri bir arada düşündüğümüzde, Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu daha da netleşiyor. Gazze’de soykırım niteliğindeki saldırılar, Batı Şeria’da yerleşimlerin hızla genişletilmesi, Lübnan ve Suriye’ye yönelik işgal planları… Ortadoğu’nun önümüzdeki ayları, belki de yılları, İsrail–İran geriliminin gölgesinde şekillenecek. Netanyahu, bunu bir “tarihî ve ruhani misyon” olarak tanımlıyor. İsrail’in güvenlik stratejisi, bölgede barış değil, kalıcı kaos üretmeye dayanıyor. İran’la çıkacak yeni bir savaş, yalnızca iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi kanlı bir girdaba sürükleyebilir.