“Komşu, komşunun külüne muhtaç”tı…(2)

Zamane çocukluk, zamane gençlik, zamane evlilikler deyip, deyip duruyoruz. Şimdi ise biraz da zamane komşuluklardan söz edelim. Gelelim yazımın ana konusuna. Neydi konumuz? ‘Komşu, komşunun külüne muhtaç’tı… Zamane komşuluklarına da değinmek zorunlu hale geldi. Bu yazıyı okuyan siz değerli okurlarımız, zaten ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Eski günleri özlemle andığımız şu günlerde, o güzel günlerin kıymetini daha iyi anlar hale gelmiyor muyuz?

Peki, nasıl oluyor bu zamane komşuluklar? Öncelikle sitelerde, apartmanlarda oturan semt sakinlerini ele alalım. Bırakın mahallelerinde kimler oturuyor, daha yan dairesinde kim var onları dahi bilen yok. Gerçekten yok! Çünkü gözlerimle gördüğüm, kulaklarımla duyduğum birçok olaya tanık oldum. Kendi ihtiyacı dışında evinden çıkmayan, ya asansörde veya merdivenlerde gördüğünüz insanlar, bir bakıyorsunuz ki komşunuzmuş. Tanıdığım bir teyzeyle bu konuda bir sohbetim oldu. O teyze bana aynen şöyle konuştu, “Zamanında biz müstakil evde yaşıyorduk. Güzel bir evimiz, güzel bir mahallemiz ve çok iyi komşularımız vardı. Sonra evimiz ‘Kentsel Dönüşüm’ sebebiyle yıkıldı ve biz buralara kadar geldik. Ben hayatta apartmanda oturmadım, oturmayı de hiç istemedim. Çünkü buralarda insan insana bir bardak su bile vermiyor be yavrum! Kimse kimseyi tanımıyor. Rast gele biriyle karşılaştığımda, sadece başını sallayıp selam veriyor. Aman ne lütuf! Eskiden böylemiydi? O güzel günleri öyle özlüyorum ki, sorma gitsin. Şimdi sen benim yerimde olsan ne düşünürsün?”

Kadıncağız bunları söylerken gözlerinin dolduğunu, ellerinin titrediğini gördüm. İçimden ‘Ah be teyzeciğim! Yazık, çok yazık!’ dedim. Başka bir şey diyemedim. Şöyle bir düşünün lütfen, kim-kimi ne kadar tanıyor, ne kadar biliyor?

***

  1. da evlerine tıkılıp kalan ev hanımlarını ele alalım. Onları cep telefonlarına, sosyal medyaya veya saçma sapan TV programlarına mahkûm eden bir devirdeyiz. Yazın sıcağında bile pencere-perde kapatılıp, ‘Aman beni kimse rahatsız etmesin! Evde olduğumu kimseler bilmesin! Ne rahatsız edilmek istiyorum, ne de bir komşumun dırdırını çekecek haldeyim!’ diyen tavırlar, kendini beğenmişlikler ve küstahlıklar baş gösteriyor. Burnunun dibindeki komşusunun düğününe, cenazesine gitmeye bile tenezzül etmeyen bir topluluk haline geldik. Akşamları ise, bu olayların bir değişik versiyonu da yine ya internet sevdasına, ya bir diziye veya filme takılıp sonra uyku moduna geçiliyor. Sohbet, muhabbet hak getire. Gerçi ev ahalisi bile birbirlerinden o kadar kopuk ki, bırakın dışarıda olan biteni, aynı evin içinde kim ne yapıyor, ne yaşıyor onun dahi farkına varılmıyor. Maalesef toplum olarak artık böyleyiz.

Bir pikniğe arabalar dolusu, neredeyse tüm mahalle giderdi. Kimin evinde ne varsa onu getirir, hep birlikte Allah ne verdiyiyse yenir-içilir güzel bir hafta sonu geçirilirdi. Amaç, mutluluğu, yaşamı paylaşmaktı. Pek çoğumuz bisiklete binmeyi, komşunun oğlundan öğrenmişizdir. Geç saatte ateşlenen bebeğimiz için dereceyi komşudan isterdik.

İş hayatımızda da önce komşuluk hakkı korunmaz mıydı? Özellikle Anadolu’da sabah siftah yapmış dükkân sahibi, kendisine gelen bir diğer müşteriyi kibarca siftah yapmamış komşusuna yönlendirirdi. Ya da siftah yaptıktan sonra, gider ve komşu dükkâna siftah parası bırakırdı.

Bu örneklemelerden yola çıkarak, Türk toplumunun tarihinden miras aldığı beş temel komşuluk ilkesini; Komşu hasta ise ziyaret etmek... Darda kaldığında yardımına koşmak... Cenazesinde bulunmak... Çocuklarını okutmakta zorlanıyorsa, el verdiğince yardımda bulunmak... Nişan, düğün gibi özel günlerde madden ve manen yanında olmak... şeklinde sayabiliriz sanıyorum. Hep birlikte vakit geçirmek de, komşular arasında dayanışmadan öte bir “yaşam biçimi” göstergesiydi.

Modern insan olma yarışında, insanlığı bitirdik! İnsanlığı bitirmişken, yanında komşuluğu ve komşu olma değerini de kaybettik. Şimdi geçmişi özlemle anan, her şeyin zamanında daha değerli olduğunu bilenler için tekrar söylüyorum; ‘Komşu, komşunun külüne muhtaç’tı. Bir zamanlar!..