“Komşu, komşunun külüne muhtaç”tı…(1)

Gerçek komşuluk anlayışı ve kavramı, Türk toplumu için maalesef tarihe karışmış durumda. Komşuluk için söz söylenirken de, “Nerde o güzel günler” diye başlamamak ne güzel olurdu. Fakat ne yazık ki, “Evet... Nerde o güzel günler?” İnsanlarımız ev almaz, komşu alırlardı. “Komşuda pişer, bize de düşer” anlayışı dar zamanda, yokluk günlerinde somut bir teselli cümlesi idi. “Komşu, komşunun külüne muhtaç” olduğunu bildiği için, gözü gibi bakardı komşusuna. Komşunun adı geçtiğinde akan sular durur, sevinç, üzüntü, acı, gözden akan yaş, gönülden gelen kahkaha ve bir dilim ekmek paylaşılırdı.

Evin annesi kızına seslenir, “Hay Allah, tam yemeği ocağa koyacaktım. Evde soğan kalmamış. Komşumuz Zeynep Hanım’a bir sor, varsa iki soğan versin. Şimdi bu saatte soğanı nerden bulacağım!..”

Ya da, “Görüyor musun başımıza gelenleri kızım? Komşular aniden bize geleceklerini söylediler. Koş, Fatma teyzeden bir çay bardağı kahve isteyiver. Biz aldığımızda iade ederiz. Selam söyle, teşekkür etmeyi unutma ha...”derdi.

Geçmişte, özellikle bahar aylarında ve neredeyse tüm yaz boyunca sokakta komşu gurupları kendi hallerinde, kapı önünde evinde demlediği çayı kapıp komşularıyla paylaşır ve hep birlikte gece yarılarına kadar sohbet ederlerdi. Kimsenin bir konu açmasına gerek duyulmadan, ‘Ya biz burada neden toplandık?’ diyen bir mahalle sakini bulamazdınız. Doğaçlama, mutlaka bir konu açılır. Konu konuyu açar, güleç yüzlerle, tatlı sohbetlerle gece yarısı olana değin bu sohbetler sürüp giderdi. Hatta kalabalığın toplandığı yerden geçen arka mahallenin sakini, sadece bir selam verir ve kendisi de o sohbete müdahil olurdu. Kimsenin içinde kötülük olmadan, onu-bunu çekiştirmeden, dedikodu yapmadan tatlı bir sohbet ortamı muhakkak her akşam olurdu. Ertesi gün ise tam aynı saatte, bu sefer başka bir komşunun kapı önünde sandalyeler- tabureler konur, bir gece önceki hoş sohbet kaldığı yerden devam ederdi. Sonbahar ve kış aylarında ise odun veya talaş sobasının başında kestaneler pişirilir, portakal kabuklarının yaydığı mis kokuyla yine aynı şekilde o hoş sohbetler devam ederdi.

***

Hatırlıyorum da, küçüklüğümüzde komşunun yapmış olduğu yemekler mis gibi, buram-buram kokardı. İçimiz çekilir, deyim yerindeyse dibimiz düşerdi. Hasbelkader, ‘Bu yemeği kim yapıyor yaaa… Mis gibi koktu’ cümlesi istem dışı ağzımızdan çıkıverirdi. Bir şekilde bunu duyan komşu, akşam muhakkak bir tabak o yemekten ikram ederdi. Ama annelerimiz de, yemek dolu tabağı boş göndermez, mutlaka karşılığında o tabağı dolu gönderirdi. Kadınlar arası öğle saatlerinde her gün mutlaka toplanılır, bir Adana klasiği olan kısır, börek, tatlı-tuzlu pastalar, çaylar-kahveler ikram edilirdi. Akşamdan kalan muhabbet kaldığı yerden devam ederdi. Tabii komşular arası çekiştirmeler, dedikodular sohbetlerin vazgeçilmezi olurdu.

İşten evine dönen bir baba elleri dolu-dolu gelirdi. Evin hanımı, alınan yiyecek veya içecek ne varsa evin reisine danışmadan, kendine en yakın komşusuna muhakkak ikramda bulunurdu. Babanın gözünden kaçmayan bu girişim evin hanımına sorulduğunda ise, ‘Komşumuzun küçük çocukları var, görmüş canları çekmiştir. Bir tabak vereyim, sevaptır’ der ve ‘İyi etmişsin hanım’ yanıtı alınırdı. O eski, güzel dönemlerde akşamüstü havanın kokusu bile farklı olurdu. Yemekler yendikten sonra kim-kime davetli, hangi komşunun kapısının önünde oturulacak planları öğle saatlerinde karara varılmıştır. Böyle güzel duygular, samimi, içten, karşılıksız bir komşuluk bağları vardı zamanında. (Devam edecek…)