Başta Suriye ve Irak olayları olmak üzere, Libya ve Doğu Akdeniz’de ki gelişmelere baktığımız da, ister istemez tarihimiz geliyor göz önüne… Örgütlü bir yapı ya da devlet olarak, Türklerin Anadolu’ya ayak bastıkları ve Anadolu’yu yurt edindikleri tarih; 1071’dir. Selçuklular, Büyük Selçuklular, İrili ufaklı Türk Beylikleri ve 1299 Osmanlı… Ta ki, 1922 yılına kadar… 1071-1922 arasındaki yıllarda, ne çok savaşmışız… Ne çok düşmanla mücadele etmişiz... 1071 Malazgirt savaşından başlayan, Hristiyan, Müslüman savaşları (Doruk noktası; Fasılalarla devam eden, Haçlı *1095-1272*seferleridir) hiçbir zaman hız kesmemiş, kimi zaman devletler yalnız, kimi zaman aralarında güç birliği yaparak( Haçlı seferleri) Türklere karşı hep savaşmışlardır…
Doğu Akdeniz’deki son gelişmelere bakınca, insan, tarih tekerrür ediyor demekten kendini alamıyor. Yunanistan’a destek veren Fransa, İtalya, Mısır, BAE, Almanya, ABD ve diğer batılı ülkeler, bize bunları hatırlattı…Batı, medeniyet maskesini yüzüne takıp, vahşiliğini, sömürge iştahını kapatmak istiyor ama nafile. Batının kirli yüzünü, menfaati için neler yapabileceğini artık bütün dünya biliyor. Yeter ki onlara karşı çık, yeter ki menfaatlerine dokun. İşte o durumlar da, batının gerçek çirkin yüzünü görebiliyoruz.
Ne kadar çıkara dayalı olduğunu ve bu çıkarlarını korumak için, nasıl vahşileştiğini, medeni olmayı bir tarafa bırakıp, nasıl insanlıktan çıktığına şahit oluyoruz.
Son dönemlerde, Orta Doğu hakkında; "şok" iddialar ortaya atıldığı, çok "tehlikeli" eylemlerin yapıldığı yine görülüyor.
Son günlerde, Suriye'de Esat yanlısı gücün kimyasal gaz kullandığı haberleri bile bölgeyi adeta sarmalıyor ve misillemeye yol açıyor. Böylece ABD'nin füzelerle mukabele, Rusların buna müdahale stratejileri ortalığı kavuruyor.
Bütün, bu güncel badireler üst üste tedirginlik yaratırken, ta 1920 tarihi, insanlığa çok feci olayları hatırlatıyor.
Arşivimden, derlediğim satırlar, insana adeta büyük utanç verirken, günümüzün gaz bombalarını, daha doğrusu insanlık ayıbını daha da feci hale getiriyor.
İşte, tarihin yüz karası!
"Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü.
Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydi Beşir Usare Kampı'na hapsedildi.
Kampın tam adı, 'Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-I Harbiye Kampı' idi.
Bu kampta, 1918'de Filistin Cephesi'nde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.
12 Haziran 1920'ye kadar, iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar.
İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi.
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan yanlış çevirileri ve
kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı haline gelmişlerdi.
Savaş bitmişti. ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu.
Çünkü, olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.
Çözüm, onlara göre toplu katliamdı.
Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu.
Suya, normalin çok üzerinde 'krizol' maddesi katılmıştı.
Mehmetçik, suya daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu.
Ancak, İngiliz askerleri, dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı.
Mehmetçikler, bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak istemediler.
Bu kez İngilizler havaya(başlarının üzerine) ateş etmeye başladı.
Askerlerimiz, ölmemek için, çömelerek başlarını suya soktular.
Ancak, başını sudan kaldıran artık göremiyordu.
Çünkü gözleri yanmıştı.
Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu.
Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü.
Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin’ krizol’ banyosuna sokularak, 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz doktor, Garnizon Komutanı ve askerlerin cezalandırılması için, TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.
Yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı.
Ağır sorunlarla uğraşan TBMM'de bu hesap sorma işi de unutuldu gitti."
Zulümler asla unutulmaz.
Ne var ki, çok uzun seneler geçse de, bu tür zulümlerin asla unutulmaması gerekiyor.
Oysa, günümüzde yaşananların Türkiye'yi yakından ilgilendirdiği hatta duyulan endişenin yanı sıra bazı tehditler doğuruyor.
Projeksiyonlar; Suriye üzerine yakıldığında, hâlâ Türkiye'yi tehlikeli projelerin beklediği fark ediliyor.
Özellikle, bu sancılı coğrafyada ABD, Rusya, İran, Suudi Arabistan ve İsrail planlarının bazen birleştiği, bazen ayrıştığı hatta bazen keskin şekilde değiştiğini öne çıkaracak bilgiler, haberler, forumlar, toplantılar dünyayı sarsıyor.
Ne yazık ki, çoğu projelerde Türkiye'nin toprak bütünlüğünü dahi ihlal edecek görüşlerin ortaya atıldığı sezinleniyor.
Üstelik, ABD ve Rusya'nın, "güvenli bölge" planlarının Türkiye'nin bu alandaki görüşlerine tam zıt olduğu da şimdiden anlaşılıyor.
Öte yandan, Rusya Dışişleri Bakanı'nın beklenmeyen, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başarılı bir şekilde gerçekleştirdiği Afrin Harekâtı'na "gölge düşürmeye" yeltenmesi, aslında büyük tehlikelere sinyal veriyor.
Nereden bakılırsa bakılsın, Türkiye'yi ne yazık ki zor günler bekliyor. O nedenle dostumuzu, düşmanımızı çok çok iyi tanımak lazım. Ve, her zamankinde daha sıkı, dayanışma, birlik beraberlik içinde olmamız gerekiyor. Her kes aklını başına toplasın. Dışarıda ve içeride tehlike var…
Gelişmelerin en sıcak tarafı ise, gerçekten de kimyasal gazın kullanılıp kullanılmadığında özetleniyor.
SON SÖZ: ‘’ BÜYÜK BALIK, KÜÇÜK BALIĞI YUTAR’’