Kasım ayının sonlarına yaklaşmamıza rağmen, güzel şehrimiz Adana'da hava sıcaklıkları halen 20-25, hatta 30 derecelere kadar çıkıyor. Gündüzleri yaşanan yazdan kalma sıcaklıklar, Adanalıları şaşırtmaya devam ediyor. Hanımlar kışlıkları yeni yeni sandıklardan çıkarırken, insanlar her sabah "Bugün ne giysem acaba? İnce mi kalın mı giyinsem? Yanıma ceket, mont alsam mı?" gibi sorularla güne başlamanın ikilemini yaşıyor.
Adana ikliminin en çarpıcı özelliği ise değişkenliği. Güneşli başlayan bir gün, aniden gökyüzünü saran kara bulutlarla sağanak yağmura dönebilir. Şehir, adeta on dakika içinde yazdan kışa geçiş yapabiliyor; bir günde dört mevsimi bir arada yaşatabiliyor. Akşamüstü saatler 5’e dayandığında, havanın kararması kışın geldiğini hissettirse de, bu değişken sıcaklıklar kış hazırlıklarını zorlaştırıyor. Sonuç olarak yakıcı, kavurucu, bunaltıcı yaz mevsiminden sonra nihayet kış geliyor.
Kışın gelmesiyle de masraflar bel büküyor, hane halkı ise geriliyor. Bunca değişken bir iklime sahip memlekette, ne yazık ki değişmeyen tek şey zamlar oluyor. ‘Konu hava durumundan aniden ekonomiye nasıl kaydı?’ diye şaşırmamak gerekiyor; zira milletin tek gündemi, ekonomi…
***
Sonbaharın gelişiyle birlikte artan maliyetler, her ailenin bütçesini zorlamaya başlamıştı zaten. Yazın bitmesiyle açılan okulların kırtasiye masraflarıyla başlayan masraf maratonu, kışlık hazırlıklarla; salçalar, konserveler, halı yıkatmalar, odun-kömür gibi yakacakların stoklanması gibi giderlerle, maaş ve kredi kartları elimizde patlamaya devam ediyor. Hal böyle olunca aile reislerinin omuzlarındaki yük, gün geçtikçe ağırlaşıyor. Ne masraflar, ne harcamalar, ne de eksiklikler bitmek bilmiyor!
Bu ağır harcama yükü karşısında aile reisleri, "Ya bu kış gelmese olmaz mı!" serzenişleriyle gerim, gerim geriliyor ve ne yazık ki bu gerginlik hiç şüphesiz hane içerisine yansıyor. Başta annelerimiz durumu idare etmeye çalışırken, aklı başında çocuklar babalarının sinir küpü haline gelmemesi için, bazen günlerce evde yokmuşçasına oskarlık performans sergilemek zorunda kalıyor. Biz Y Kuşağı olarak öyle yapıyor, öyle yapmak zorunda kalıyorduk…
Z ve Alfa Kuşağı ise, Y Kuşağının yaşadığı bu ekonomik dar boğazı pek anlamaz, anlasa da çok umursamaz. Çünkü ebeveynler, yeni nesil kuşakları pamuklara sarmalar, kelebek misali kozalarından çıkmasına izin vermezler. “Ben yokluğun ne olduğunu iyi bilirim. Biz yokluk çektik, benim yavrum, evladım yokluk çekmesin bari!” diyerek içinde bulunduğu ekonomik darboğazı, çocuklarına yansıtmamaya çalışır. Eee, biz neydik? Bizler de “Yavrum evladım, prensim prensesim” değil miydik? Vay be!
Her neyse… Bizler, yani Y Kuşağı çok iyi biliriz; Ağır kışlık alışverişlerin faturası, maalesef hep biz gariban çocuklardan çıkarılırdı. Ekonomik travmaların sorumlusu sanki bizlermişiz gibi annelerimizin, özellikle babalarımızın sinir ve stresi hep bizden çıkardı. O dönemlerde marketlere "toptancı" denirdi. Toptancıya harcanan her kuruşun bedeli, hem psikolojik hem de fizyolojik olarak bizden çıkardı. Alınan erzaklar, mesafe gözetmeksizin biz çocuklar tarafından taşınır, ödül olarak da bir çikolata ile kandırılırdık! Bu konuda iyi olan şey ise, babalarımızın cebinden çıkan para ile tüm kışlık erzak ihtiyacının giderilmesiydi. Çünkü kırtasiye masraflarına, mutfak erzaklarına, odun-kömür ve talaş gibi yakacaklara, salçalık biberlere ve benzeri giderlere cepteki para yeterdi.
***
Bugün ise, ne bir asgari ücretli, ne bir emekli, ne de bir memur; kış mevsiminin gelmesini istemiyor. Çünkü kışın getirdiği ağır hava koşullarının yanında, bitmek bilmeyen, bel büken masraflar, dar gelirli vatandaşın kâbusu. Kazanılan para ile harcanan para arasında dağlar kadar fark var. Yani gelir gideri karşılamıyor…
İşte sırf bu yüzden insanlar, "Keşke her mevsim bahar olsa..." diye iç geçiriyor.
Olan da, her zaman olduğu gibi; üç kuruşluk maaşla, bi dünya masraf ve devasa zamlarla boğuşan vatandaşa oluyor!