Bizim neslin hikayesini anlatırken nerede kalmıştık?
“Gazocağından Aygaz’lı ocaklara biz geçtik.
Vita yağı tenekelerinden su kapları yapardık” demişiz son cümlemizde.
60’lı sıkıntılı yılların sonunda Amerika, Apollo 11’i Ay’a gönderirken bizim ilk yerli otomobilimiz ”Anadol”umuz, arkasından 124 Hacı Murat’ımız.
O yıllarda bizim ne emniyet kemerimiz, ne otomatik klimamız,ne CD çalarımız, ne uzaktan kumandamız, ne oto alarmımız, ne hava yastığımız, ne otoyollarımız vardı.
Çatılarda daha iyi görüntü için ölüm tehlikesiyle, antenleri biz çevirirdik.
Gurundik, Şhaplorenz, Pilips marka asker bavulu gibi televizyonlarda, karlı, silik, bulanık görüntülerden oluşan “yerli diziler” bizi mutlu ederdi.
Arnavut Kaldırımlarındaki oyunlarımız, gece muhabbetlerimiz, cambazlı panayırlar, topacımız (tendrük), misketimiz, uçurtmamız.
Gizlice içtiğimiz, Birinci, Bafra, Gelincik, yaka sigaraları, pamuk şeker, horoz şeker, Şeker Elma, kagıt helvalarımız…
Uzuneşek, Birdirbir, Saklambaç, Komen, Elim Sende oyunlarımız.
Hayatımıza renk katan bayramlarımız, bu günlerde biriktirdiğimiz bayram harçlıklarıyla gittiğimiz dönme dolap, atlı karınca, langırt,”Beş atış yirmibeş” çadır tiyatrosu.
İstop, dokuztaş, gazoz kapağı, sigara kutusu, bilye ve düğmelerle yaratılmış bir oyun Dünyamız vardı.
Yakan top, seksek, çelik çomak oyunları, okulda yerli malı haftalarımız, evde tasarrufa teşvik edici kumbaralarımız vardı.
Ada’ya barış götüren Kıbrıs Harekatımız, sokakta şeker, yağ, benzin kuyrukları.
Postahaneden yazdırmalı telefonlarımız, pötükareli, muşamba kaplı odalarımız.
Kestane pişirdiğimiz Kuzine sobalarımız.
Mutfaklarımızda tel dolaplarımız, duvarında günlük “saatli maarif takvimi” miz.
Samimi, sıcak aile toplantılarımız, at arabası, hamal arabası, süslü faytonlarımız, Austın, Magirus, Ford, Opel Şevrole (Chevrolet)marka, bagajı ütünde şehirlerarası otobüslerimiz vardı.
Futbol sahalarında, Lefter’li, Metin Oktay’lı, Şenol, Birol’lu, Kadri’li, Sanlı’lı, kedi kaleci Varol Ürkmez’li, Can Bartu’lu, Sabri Dino’lu, Cemil Turan’lı, Metin Kurt, Metin, Ali Feyyaz’lı unutulmaz derbi maçlarımız vardı.
Sinemalarda John Wayne’li, Clint Eastwood’lu unutulmaz kovboy filmlerimiz..
Bizim beyaz perdemizde, Ayhan Işık, Belgin Doruk, kötü adam Ahmet Tarık Tekçe, Göksel Arsoy, Filiz Akın, Fatma Girik, Ediz Hun, Yılmaz Güney, Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy, Emel Sayın, Zeki Müren, Erkin Koray, Berkant, Erol Büyükburç, Barış Manço ile Dünya Turu.
Aşk dolu, duygu dolu hüzünlü şarkılar.
70’li yıllarda muhtıralar, sağ-sol çatışmaları.
Üniversitelerde Komünist- Faşist suçlamaları.
Fabrikalarda DİSK-MİSK mücadeleleri.
Grevler, emeğin patronları, sendika ağaları, ideolojilere kurban edilen zavallı işçiler.
Okullarda, Devrimci, Ülkücü kavgaları, bölünmüş öğretmenler, taraflı polisler.
Bu arada yok olan gencecik fidanlar.
Birbiri ardına devam eden cenaze törenlerimiz de vardı.
Romantizm ile terör arasına sıkışmış kayıp bir kuşağın çocuklarının savaşı.
Kardeş kavgaları, siyasi cinayetler.
Kurtarılmış bölgeler, okullar, mahalleler.
Sonra Dallas, Köle İzaura, Yalan Rüzgarı, Cosby Ailesi, Uzay Yolu, Tatlı Cadı, Küçük Ev, Amerika, Avrupa, Brezilya dizileri, Beatles, Rolling Stone, Boney-m, Adamo, Amerika, Avrupa hayranlığı derken Hippi’ler, bitli turistler ansızın girdi hayatımıza.
Benliğimizi yavaş yavaş kaybetmeye başladık.
(Devam Edecek)