‘Adam olacak çocuk, çok erkenden belli eder kendini’ derler ama sanırım bu her zaman geçerli değil. İşte birkaç örnek: İngilizlerin ünlü devlet adamı W. Churchill, tembel, sınıfta kalan bir öğrenciymiş. NBA YILDIZI Michael Jordan, lisenin basketbol takımına bile girememiş. Büyük matematik ve fizik alimi A.Einstein, oldukça geç, 4 yaşında konuşmuş, 7 yaşından sonra da zorlukla okuyabilmiş. Öğretmeni bakın onun için neler söylemiş: Kafası çok yavaş çalışır. Aptalca dürtülerin peşinde olan bir serseridir. Çok sevilen Barış Manço’da, Galatasaray Lisesi’nde okurken, müzik dersinden ikmale kalmamış mı?
Merhum eniştem Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağ, anlatmıştı: Bir Adalet Bakanı’na taşradaki bir hakimden ‘Sıhhatinizin işarını rica ve arz ederim’ diye bir telgraf gelir. Bakan, bunda bir iş var deyip, dosyasını istetmiş hakimin. Meğer bu hakim, 10 yılı aşkın bir süredir, doğudaki küçük bir kasabada görev yapmaktaymış. Birçok kez tayinini istemiş ama kimse ilgilenmemiş. O da Bakan’ın dikkatini çeksin diye, bu telgrafı yollamış. Bakan, hakim haklı bulur, onu batıda iyi bir yere tayin eder. İşi ihmal edenleri de bir güzel azarlar.
Ben güreşirken, arkamda hep Türk milletinin olduğunu düşünür ve unutmam’ diyen 1.92 cm boyunda ve 148 kg ağırlığındaki ünlü güreşçimiz Kurtdereli Mehmet pehlivan, Atatürk’ün çok sevip beğendiği biri. Bu dev gibi güreşçinin bir erkek torunu var. O, hiç dedesine çekmemiş. Boyu 1.55 cm, ağırlığı da 50 kg.
Dr. Abdullah Cevdet, askeri tıp öğrencisiyken bile, Sultan Abdülhamid’e karşı başlayan gizli, siyasi mücadelenin önderlerinden. Yaşamı; kavgalar, kaçmalar, tutuklanmalar, sürgünlerle geçmiş. Biraz uçuk, biraz sivri. Üstelik inançsız ve ateist. Dine de karşı, milliyete de. Bu yüzden sevilmiyor, tutulmuyor. Hele çıkardığı dergisinde şu yazdıklarından sonra:”Türk ulusu, artık iyi yeteneklerini kaybetmiştir. Bu işin düzelmesi için, ileri batı ülkelerinden damızlık erkekler getirelim. Böylece Türk ırkı güçlensin”. Eski göçebe toplumları için, su kutsal. Çevrelerinde fazlaca su da yok. Suyu hiçbir şekilde kirletmiyorlar. Yıkanmıyorlar. Moğol Hakanı Cengiz Han yasaları, bu konuda çok acımasız ve katı. Suya elleriyle dalanların cezası, idam.
Hacı bayram-ı Veli, 14-15. Yüzyıllarda yaşamış bir Anadolu mutasavvıfı. Fatih’in babası Sultan Murat, onu çok beğeniyor, sayıyor, değer veriyor. Padişah fermanıyla müridlerinden de vergi alınmıyor. Zamanla, bu işi kötüye kullanılmış. Pek çok kişi müridiyim deyip, vergi vermiyormuş. Hacı Bayram-ı Veli’den müridlerinin sayısını sormuşlar. O da müridlerini toplamış, demiş ki,
-Beni çok sever misiniz?
-“Çook” severiz!
-Benim için canınızı verir misiniz?
-Elbette seve seve!
H.Bayram-ı Veli,”O halde, içinizden birisi gelsin, çadırıma girsin. Onu kurban edip cennete yollayacağım”. Bir erkek mürid gelir, birlikte çadıra girerler. Bir süre sonra çadırdan dışarıya kanlar akar. H.B. Veli, çadırdan dışarı çıkar, şöyle der:”Şimdi kim gelecek?”Biri kadın, bir erkek müridi dışında herkes kaçar, kaybolur. H.B.Veli, “Ben kimseyi öldürmedim. Hakiki müridlerim kimdir. Diye sınamak istedim. Anladım ki, topu topu 3 kişiymiş.
Hz. Muhammed’in torunlarından Hasan’ın soyundan gelen erkeklere Şerif, Hüseyin’den gelenlere de Seyid denir. Bu onur ve itibar, asırlar boyu istismar edilmiş. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa döneminde, 17. Yüzyılda sadece Konya Ereğli’de ‘Seyidim’ diye ortaya çıkanların sayısı 2 bin. Bunların çoğu, Celali eşkiyası ve sahtekarlar. Gerçek Seyid sayısı ise 20. Bunların başlarından yeşil sarıkları alınıyor, bir kısmı öldürülüyor, bir kısmına da temiz bir sopa çekiliyor.
Ünlü gazeteci Ebu Ziya Tevfik’i ve oğlu Talha’yı, Sulatn Abdülhamid, siyasi nedenlerle Konya’ya sürer. Boş durmazlar, üzeri güzel küfi yazılarla bezenmiş değerli, kaliteli halılar dokuttururlar. Üzerinde El Hükmülil Galip yazan bir halıyı da Abdülhamid’e hediye olarak gönderirler. Senin değil, Allah’ın hükmü geçerli ve güçlüdür. ‘anlamı taşıyor, bu ifade.
Satranç, akıl, muhakeme, sabır, isteyen güç bir oyun. İcad eden de MS. 507’de Hakim Nasır Dur adlı bir Hintli. Hint hükümdarı, bu oyunu beğenmiş ve kendisinden dile benden ne istersen demiş. O da boynunu bükmüş, mütevazi bir edayla ‘Fazla bir şey istemiyorum. Satranç tahtasının ilk karesine tek bir buğday konsun. İkinci kareye bunun iki misli ve böylece devam edip gitsin.’Hükümdar, bu çok az değil mi deyince, o da bu bana kafi demiş. Bir de hesaplıyorlar ki, istediği kadar buğday, Hindistan’da bile yok. Satranç gibi zekaya dayanan bir oyunu bulan adamın, akıllı isteği de ancak bu kadar olur.