Hepimiz okula gittik, sınıfların tozlu sıralarından geçtik. Okul hatıraları, yaş kaç olursa olsun unutulmuyor. İlkokul dahil eğitim hayatımız bitine kadar yaşadıklarımız, üstünden yıllar geçse de akıllarda kalır. Hababam Sınıfı filmlerindeki gibi abartılı okul çağımız olmasa da, birçoğumuzun Hababam Sınıfı’nın repliklerini aratmayan haylazlıkları olmuştur. Geriye dönüp bakıldığında ise, ‘Vay be neler yapmışız, neler yaşamışız? Keşke tekrar o günlere dönebilsek.’ diyenlerin sayısı bir hayli fazladır.
90’lı, 2000’li yıllarda okumuş olanlar iyi bilir; Y Kuşağı olarak çok haylazdık.. İçlerinde tembel, uyuşuk, mıymıntı olan da, çok çalışkan ‘İnek’ dediğimiz tipler de vardı. Lakin her ne kadar haylaz ve tembel ya da çalışkan olsak da, öğretmenlerimize karşı saygıdan, terbiyeden, hürmetten asla ödün vermezdik. Çünkü öğretmen demek; anne-baba demekti... Ailelerimiz de ne denli haylaz olduğumuzu bilir, küçük bir sorunda, “Sus konuşma, öğretmenin haklı!” deyip kulaklarımızı çekerlerdi. Ancak emin oldukları bir şey varsa; öğretmene karşı asla ve katta saygısızlık yapmayacağımızdı. Aldığımız aile terbiyesi, büyüklerimize karşı saygıdan çok, onlardan korktuğumuzun göstergesiydi.
***
Günümüze göre daha çocuksu haylazlıklar yapardık, ona rağmen sınıf öğretmeni; “Yeter senden çektiğim! Veline söyle yarın okula gelsin!” dendiğinde, işte o an ne yapacağımızı şaşırır, karardan dönülmesi için kırk takla atardık. Ama nafile!
Elbet de mesaj veliye iletilmez, hiç bir şey yokmuş gibi davranırdık. Demokraside çare tükenmez diyen ve B planı hazır olan okul idaresi, ev adreslerine çağrı kâğıdı gönderirdi.
Evraktaki yazı standarttı; ‘Sayın veli; okulumuzun şu sınıfındaki, şu numaralı öğrenci hakkında görüşmek üzere siz değerli velimizi okulumuza davet ediyoruz!’
Kapı önünde az postacı yolu gözlemedik. Maksat evrak annenin eline geçmesin! Ama ne yaparsak yapalım, o kara haber anneye ulaşırdı. Baba eve gelmeden anne ilk raundu bitirir, geldikten sonra ise final raunduna geçerdi. Adamcağız her ne kadar sakin kalmaya çalışsa da, annenin laf bombardımanı eşliğinde gaza gelir.
Ve… Şaakk!
Enseye bir tokat!
Dudakları büzülen ama esas duruşunu bozmayan çocuğun dizlerinin bağı çözülür, gözlerden yaşlar süzülür. Biraz ileriye gittiğini düşünen baba acık vicdan yapar; “Bak evlat, gece gündüz çalışıyorum, kimin için? Tabii ki senin için. Peki, sen ne yapıyorsun? Tembellik! Oku adam ol! Yoksa…”
Cümlenin sonundaki ‘Yoksa…’ açık bir tehditti. Bu, okuldan alınıp kir pas içinde, el kapısında çalışmak demekti.
***
Çocuğa sorunun ne olduğu sorulmaz, sorgulanmaz ve çözüm yolu hiç sekmezdi; “Okumayacaksan git bir yerde çalış, en azından meslek sahibi olursun!”
Çocuğa söz hakkı verilmezdi,
Diyelim ki verildi…
Haylaz, sorumsuz ve tembel öğrencinin onca laftan sonra cevabı hiç sekmezdi;
“Hoca bana taktı ya!”
Hadi canım…