HAYKIRIŞ

İnsanoğlu zaman zaman yapılan bir haksızlığa tepkisini, sesinin çıktığı kadar bağırmakla dile getirir. İyi ama, neden bağırır? Ya da bir başka deyişle; neden isyan eder? Bu davranışı her yerde görmemiz zordur. Kimi zaman haksızlığa başkaldırır, kimi zaman zulme. Kimi zaman da adaletsizliğe, eşitsizliğe, yanlışlara başkaldırır. Genelde baskılı rejimlerde, böyle isyanlar bıçak kemiğe dayandığı zaman, tepki adına yapılır. Genelde bizim toplumumuz 620 sene padişahlıkla yönetildiğinden, genlerine kadar işlemiş olan bir pısırıklık mevcuttur. Taa çocukluktan başlayan baskı, tüm hayatımız boyunca şöyle ya da böyle devam eder. ‘’Sen sus, çocuksun. Bu konuyu bilmezsin. Sesini çıkarma, karışma.Büyükler varken sana laf düşmez’’ gibi bi yığın baskılayıcı söz ve tavırlar bizim kendimizi, düşünce ve fikirlerimizi ifade etmemize manidir. Osmanlı döneminde sık sık başkaldırmalar, isyanlar olmuş, hak arama talepleri yüzünden. Baş kaldırmalarında isyancılar bunu hayatları ile ödemişlerdir. Osmanlıdaki ilk isyanlar, şehzadeler arasında güç dengelerinin savaşı olarak görülür. Bilindiği gibi padişahlar tahta geldiklerinde cülus dağıtıp, askeri sakinleştirmeye yönelirler. Saltanata gelen her Şehzade, yeniçeriyi yeterince parasal tatmin edemeyince ‘ Kelle İsterük ‘ denilmeye başlanmıştır. Yeniçeri Kelle olarak adlandırdığı ödünü, aslında Padişah olmasında cülusa elleri sıkı olan sadrazamların bile kellelerini açıkça isteme cüretinde bulunmuştur askerler.

Hele lale devrinde İstanbul’un bütün güzelliklerini yok etme pahasına isyan çıkartmışlardır. Osmanlının çöküş döneminde sefere çıkmayan padişahlar, askeri tatmin edebilecek yolları aramamışlar. Kimisi şair olmuş, kimisi bestekâr. Ama askerin karnı bununla doymamış, için için kaynamış. Zaman olmuş yeniçeri her istediğini Padişaha yaptırmışlar. Kimi şehzadeleri zindanlarda boğmuşlar, kimilerine ise tecavüz etmişler. Yapılan isyan hareketini incelemektense, isyana sebep olan makul nedenleri incelemekte yarar olduğuna inanırım. Sarayda saltanat zev-ü sefada yaşanırken , halk inim inim inler, memlekette ne adalet, ne hak sergilenir. Keyfi idare ile yaşayan ahali mecburen durumu kabullenir. Ancak nereye kadar? Osmanlı 620 yıllık sadaret boyunca, 74 sadrazam Bosna Hersek’ten devşirilmiş Enderun’da yetiştirilip atanmış. Onlar, Osmanlı’yı idare etmişler. Osmanlı’nın yatırımlarını kendi öz yurtlarına yapmışlar. Anadolu’ya bir tek çivi çakmadan geçen yüzlerce yıl. Ne zaman askere ihtiyaç olmuş, o zaman Anadolu’dan asker toplanmış. Asker ise seferde kazanılan savaş ganimetleri için bu cendereye dahil edilmiştir. Bir başka söylemle, talan ve soygun için bu harplere katılmışlar. Kazanılan bir savaşta, elde edilen bir şehire, Padişah girmeden evvel yeniçeri şehri talan eder, her şey durulduktan sonra Padişah şehire girer, yöreyi vergiye bağlar ve İmparatorluğa gelir kaynağı temin ederlerdi. Osmanlı bu talanla uğraşırken, Avrupalı devletler dinde reform yapıp Papazların tahakkümünü dizginlerler. İsa dan 1450 sene geçtikten sonra dinde reform oluştururlar. Matbaayı kurup halkın bilinçlenmesine çalışırlar. Ne ilginç tesadüf, hesaplama 620 seneye 1400 ilave ederseniz, neredeyse 2020 civarına gelinmekte.

Ekranlarda, kürsülerde kendi kafasına göre dini yorumlayan yüzlerce yobaz, cahil halkı menfaatleri doğrultusunda kurgulamaktalar. Oy potansiyeli olan bu meczuplara göz yuman idareye, halk hoş gözle bakmamaktadır. Erkek egemen bir yapıya sahip olan toplumumuz, kadına 620 senelik erkek egemen baskıyı devam ettirmesine isyan etmekte. Ancak teokratik rejimlerde olduğu gibi kanun ve o hal yasaları ile toplumun ağzını kapatan idare, mantıksız kararnamelere bel bağlayıp, halkın nefes almasını engellemekte. Kadınları bu toplumun eşit bir bireyi olduğunu da kabullenemeyen kafaların çıkarttığı yasalarda, mantık aramayı bir tarafa bırakmak lazım. Ancak geçtiğimiz seneler içinde kadına yönelik cinayetlerin % 214 artmasına karşılık, kadınların isyanına hak vermemek elde değil. Artık bu bağnazlığa, bu ortaçağ zihniyetine bir son vermek lâzım. Yoksa bu gidişle, her önüne gelen dini fetva verir hale gelecek. Bu da toplumdaki infiali daha da körüklemekten öte bir işe yaramaz.

11 Mart Pazar günü Ankara da, Yenimahalle’de bir mezarlıktameydana gelen bir olay, bunun tipik bir örneğidir. İkindi namazındaki bir cenaze töreninde Er kişi niyetine ayrılmış bir yerde cenazeler, hatun kişi olarak ayrılan yere de vefat eden bayanları sıralamışlardı. Cenaze namazına MHP başkanı da gelip saf tutar. Bu arada fotoğraf çekmek adına bir kaç muhabirde yerlerini alır. Cenaze namazı sonunda helallikler verilmesini takiben, din görevlisi cenazelerin alınabileceğini söylemesinden hemen sonra, Hareket Partisi başkanı, Hatun kişinin cenazesine yöneldiği sırada arka saflardan çığlıklar atarak kopup gelen bir kadın bağırarak ‘’Benim kızımın cenazesine erkekler el sürmesin, yedi yerinden bıçaklayarak kızımı öldüren erkekler, kızımın cenazesine elinizi değmeyin, yalnız bırakın, sen ( MHP başkanını kast ederek) git benim kızımın başından,’’ diyerek isyanını dile getirilişi ibretle izlenir.Devlet’in süratle oradan ayrılması da hazin bir tablo idi.

Bu ülkede kadınlara tahakküm tatbik eden radikal dinci gurupların ve insanları kafatası yapısına göre ayırmaya kalkanların sebep olduğu cinayetlere tepki olarak acılı annenin sabrının taştığını ve bıçak kemiğe dayandığını gözler önüne koymasından başka bir şey değildi bu isyan.

SON SÖZ:’’ KİMSE DURDUK YERE, BİR BAŞKASINA ÖTE GİT DEMEZ.’’