5ocakgazetesi.com
28 Şubat 2026’da başlayan ortak ABD–İsrail hava operasyonları, İran’ı hedef alan kapsamlı bir askeri çatışmayı tetikledi. Tahran’daki stratejik askeri tesisler ve kritik altyapı noktaları vuruldu; İran, misilleme olarak İsrail’e ve Körfez’deki ABD üslerine füzeler ve insansız hava araçlarıyla yanıt verdi. Operasyon kısa sürede bölgesel bir gerilime dönüştü ve Lübnan’da İsrail karşıtı hareketleri tetikledi.
Geçmişte ABD’nin Irak işgali üzerinden uluslararası hukuk eleştirisiyle anılan Jürgen Habermas, tek taraflı askeri müdahalelerin uluslararası hukuku zedelediğini ve devletlerin kozmopolit etik sorumluluk çerçevesinde hareket etmesi gerektiğini savunmuştu. Habermas’a göre, uluslararası hukuk devletlerin keyfi iradelerine bırakılmamalı ve hegemonik güçlerin kendi çıkarlarını evrensel çıkarlarla karıştırması engellenmelidir.
Habermas'ın yıllar önce 21. Dünya Felsefe Kongresi’nde yaptığı konuşmalarda, ABD’nin Irak işgalini uluslararası hukuk ihlali ve hegemonik güçlerin kendi çıkarlarını evrensel hukukla karıştırması olarak getirmiş olduğu eleştiri bugün onun ölümüyle birlikte ve ABD'nin İran'a saldırmasıyla ironik bir süreç taşıyor. Habermas’a göre, uluslararası hukukun rolü, global barışı sağlayacak kozmopolit bir etik çerçevesinde yeniden düşünülmeli, tek devletlerin keyfi müdahaleleri engellenmelidir. Ona göre ABD’nin tek taraflı eylemleri, adalet ve kozmopolit sorumluluk anlayışını zedelemekte ve gelecekteki adil uluslararası hukuku tehdit etmektedir.
Ancak 2026’deki İran krizinde, Habermas’ın normatif çerçevesi sınanıyor. Hukuki tartışmalar bir yana, saldırılar enerji yolları, küresel ticaret ve stratejik nüfuz gibi somut çıkarlarla doğrudan bağlantılı. ABD ve İsrail’in “stratejik tehdit” gerekçeleri, aynı zamanda Hürmüz Boğazı ve petrol yolları üzerindeki hegemonik kontrolü koruma arzusunu yansıtıyor.
Habermas'a getirilen eleştiri bu noktada, güç ilişkilerini ve ekonomik çıkarları yeterince merkeze almamak ve vurguladığı kozmopolit yaklaşımın, devletler üstü etik ve hukuku merkeze alırken, sınıf çelişkilerini ve ekonomik bağımlılıkları göz ardı etmesidir. Oysa hegemonik devletlerin ekonomik ve politik çıkarlarını koruyan bir araç olarak işlev görür; hukuki normların adalet vaatleri, sınıfsal ve emperyalist ilişkiler içinde şekillenir. Bu bağlamda Habermas’ın kozmopolit hukuk ve etik vurgusu, savaşın ekonomik ve güç dinamiklerini göz ardı ettiği için sınırlı kalıyor. Uluslararası hukuk, hegemonik devletlerin çıkarlarını meşrulaştıran bir araç olarak da işlev görebiliyor; küresel barış ideali, kapitalist çıkarlarla iç içe geçtiğinde idealist bir ütopya olarak kalıyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları, sonuçları bakımından idealler ile gerçek politikalar arasındaki uçurumu göstermektedir. Bir yandan ABD yönetimi İran’ı “stratejik tehdit” olarak göstermekte; diğer yandan petrol yollarının güvenliği gibi somut ekonomik çıkarları da koruma iddiasındadır. Trump gibi politik aktörler, müttefik devletlerden Hürmüz Boğazı’na gemi ve savaş gemisi desteği istemekte, bölgeyi bir koalisyonla kontrol etme çağrısında bulunuyorlar ki bu da global enerji piyasasında hegemonik pozisyonu koruma arzusunun ifadesidir.
Habermas’ın kozmopolit vizyonu önemli bir etik çerçeve sunsa da, ABD–İsrail–İran çatışması, hukuk ve etik söylemlerin somut güç ve ekonomik çıkarlarla yüzleşmeden yetersiz kaldığını gösteriyor.