GÜÇ ve İKTİDAR

Güç ya da iktidar, klasik düşünce yapısı içerisinde sahip olunan bir şey olarak görülür. «Gücü var» denilir. Bireyler ya da devletler güce sahip olabilirler, hatta bazıları diğerlerinden daha fazla güce sahip de olabilir. Aralarında kıyaslamalar yapılabilir. Oysa ki ünlü sosyolog Michel Foucault, gücün belli kurumlar tarafından sahip olunan bir şey olmaktan ziyade, gücü ilişki sonucunda üretilen bir şey olarak görmektedir. Dolayısıyla başlı başına üretilen bir şey olarak görmektedir. Foucault’a göre; güç/iktidar bir takım güç/iktidar ilişkileri sonucunda ortaya çıkan bir şeydir.
Foucault’a göre, güç ilişkisine meydan okumak için «karşı koymak» tan kaçınmak gerekmektedir: Çünkü güç (iktidar), direnmeden (karşı koymak) farklı olmayıp onunla var olmaktadır. Burada disotomilere bir gönderme vardır, bu akış açısıyla gücü açıklamak için direnme olmalıdır. Yani direnme olmadan güç de olmaz. Bu halde Foucault’a göre, eğer bir karşı koyma ya da direnme söz konusu değilse o zaman ortada bir iktidar/güç de yoktur.
Bu noktayı daha da somutlaştırmak gerekirse; rüzgar ölçerleri örnek olarak verebiliriz. Bu aletlerin çalışma prensibi; rüzgarın gücünü ölçmek için rüzgarın önüne engel konulmasıdır. Ancak rüzgarın önüne konulan bu engel üzerinden hız/güç hesaplanabilmektedir. Engel olmadıktan sonra rüzgarın bir gücü söz konusu değildir.

Güç ve iktidar, dünyanın ve insanın şekillenmesinde belirleyici etkiye sahip olması bakımından tarih boyunca hem kadının, hem erkeğin gündeminde yer almış; gücü ve iktidarı elinde bulundurma isteği, kadın ve erkek için değişik süreçlerden geçmeyi zorunlu kılmıştır.

Dünya, güç edinim savaşında dönmeye devam ederken büyük bir açmaza doğru sürükleniyor. Bu açmazın en can alıcı noktası, hayatın bir mücadele alanı olarak tasavvur edilmesidir. Dolayısıyla, yeni dünya tasavvuru ve yeni yaşam talepleri arasında yürümeye çalışan insan, kendine yer edinebilmek ve gücü elinde tutabilmek uğruna yaşamsal bir savaşın ortasında kalıyor ve gücün kullanım alanlarında küçük yaşam boşluklarında yürümeye çalışıyor. Öyle ki, insanın hayatta kalabilmesi, ancak ve ancak bu güce ulaşabilmesine bağlı. Başka bir deyişle yeryüzünde insanın "güç" etrafında pervane olması adeta yaşamsal bir görevi haline gelir. Güçlü olmak bir yönüyle dünyanın ölçülebilir nimetlerine sahip olmayı otorite, iktidar, egemenlik kurma, makam, şöhret, kariyer, para, kas gücü gibi kavramları ifade eder. Ve insan, bütün bu kazanımlar uğruna yani güçlü olma sarhoşluğuyla kendi hakikatini perdeleyerek sanal bir yaşam alanı yaratıp bunun peşinden sorgusuzca dörtnala koşuyor, koşturuluyor. İşte buna tipik bir örnek…

‘TEK KOLLU ŞAMPİYON’

Japonya'da bir çocuk on yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış…Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmesiyle birlikte bu hayali de yıkılan çocuğun, büyük bir depresyona girdiğini gören babası, belki bir ümit ışığı olabilir düşüncesiyle Japonya'nın ünlü bir judo hocasına gidip, çocuğun durumunu anlatarak yapılacak bir şey olup olmadığını sormuş.
Judo hocası: "Çocuğu bir getir bakalım, ‘’ demiş.
Ertesi gün baba-oğul çıkmışlar hocanın karşısına.
Hoca çocuğu şöyle bir süzmüş ve: "Tamam," demiş.

"Yarın çocuğun eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz."
Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve: "Bu harekete çalış, "demiş. Çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış. Sonra hocasının yanına gidip, "Bu hareketi öğrendim, başka bir hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş.
Hocanın cevabı: "Çalışmaya devam et, "olmuş.
İki ay, üç ay, altı ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş. Bu bir yıl boyunca da hep aynı hareketi tekrarlamış. Hocasının yanına tekrar gitmiş:
"Hocam, bir yıldır aynı hareketi çalışıyorum, iyi de yapıyorum.

Bana yeni bir hareket göstermeyecek misiniz?"
"Sen aynı hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz."
İki yıl, üç yıl derken çocuk hocasının nezaretinde beş yılını doldurmuş.

Bir gün hocası çocuğun yanına gelip: "Hazır ol!" demiş.

"Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın. "Delikanlı şoke olmuş.
Hem sol kolu yok, hem de judoda bildiği bir tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş;

ama hocasına saygısından da ses çıkarmamış.
Turnuvanın birinci günü, delikanlı ilk müsabakasına çıkmış.

Rakibine bildiği o tek hareketi yapmış ve
kazanmış. Derken ikinci, üçüncü maç...Çeyrek final, yarı final ve

umulmadık bir biçimde, finale katılmaya hak kazanmış.
Finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yıldır yenilmeyen şampiyonu çıkmış. Rakip, judoda tam bir üstat. Delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş.
"Hocam," demiş, 'hasbelkader buraya kadar geldik. Ama rakibime bir bakın, yılların şampiyonu. Ben de ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var. Bu kadar bana yeter. Bari çıkıp da rezil olmayayım. İzin verin turnuvadan çekileyim."
"Olmaz," demiş hocası. "Yenilirsen de namusunla yenil."
Çocuk çaresiz çıkmış müsabakaya ve maç başlamış.

Delikanlı yine o bildiği tek hareketi yapmış ve bir
hamlede rakibini yere sererek şampiyon olmuş.

Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:
"Hocam. Nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım?" "Bak oğlum," demiş hocası; "ilk olarak, beş yıldır aynı hareketi çalışıyorsun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. İkinci olarak da, o hareketin tek bir karşı hareketi vardır.

Onun için de, rakibinin seni sol kolundan tutması gerekir!"

Yarın Devam edeceğiz…