GÖNDERİL(E)MEMİŞ MEKTUPLAR 15

“Şemsiye taşımak istemiyorum

Islanmak daha güzelmiş

Yitik kalbini arayan

Bir şairin gözyaşlarıyla

Yaktım sana dair isteklerimi”

***

Bir zamanlar kalbimin en kutsal köşesinde sakladığım, şimdiyse kendi ellerimle var ettiğim bir yanılsamadan ibaret olduğunu anladığım o muazzam seraba...

Ey! Sabık-ı maşukum…

Bu satırları sana, içimde aylardır süren kanlı savaşı nihayete erdirmiş, ruhu hırpalanmış ama gözleri ilk defa bu kadar net gören bir adam olarak yazıyorum. İçimdeki o koca yangın, yerini artık üşüten, titreten ama en nihayetinde her şeyi tüm çıplaklığıyla netleştiren soğuk bir küle bıraktı.

Yaşanan onca yıkımın, suskunluklarımın, yutkunduklarımın, bitmek bilmeyen o acı dolu bekleyişlerimin, bu sonu görerek gözyaşlarıyla yakarışlarımın ancak senin inatla bildiğini okuduğun ve her şeyi kendi ellerinle mahvettiğin günlerin ardından yazıyorum bu satırları sana.

Bin yıllık derin bir uykudan uyandım artık. Karşımda duran aşılmaz, tavizsiz duvarın ardında aslında âşık olduğum insanın hiç var olmadığının farkına vardım. Anladım ki ben; senin bencil, kibirli ve zehir saçan gerçekliğine değil; kendi zihnimde sana zorla giydirdiğim şefkatli, kusursuz imgeye vurulmuşum. Gerçekliğin o çiğ ve can acıtan ışığı nihayet aramıza sızdığında, kalbimde büyüttüğüm insan ile senin gerçekliğin arasındaki uçurumla yüzleştim. Ne acı ki o uçurumdan aşağı sadece umutlarım değil, bize dair ne varsa hepsi çakıldı, paramparça oldu.

Bu mektup bir kavuşma duası değil; bir uyanışın, kan revan içinde kalsa da bir ruhun ayağa kalkışının kesin ve net itirafıdır…

**

Ah şu yalnızlık kemik gibi
ne yana dönsem batar.
Çünkü kırıldım, avuç uçlarıma kadar…
Şu küçücük kalpte nice hakkın yüklü…

**

Çok kısa bir süre önceydi…

Nehir kenarındaki; “Bu artık bizim" dediğimiz bankta bir şarkının gölgesine sığınmıştık? Yüzün avucumda, gözlerinin içine bakarak bu dünyayı aşan, sonsuza dek seninle olma arzumu fısıldamıştım kulağına… "Ahirete bile seninle uyanmak istiyorum" derken içimdeki çocuksu, masum inancı gün gibi hatırlıyorum. Elbette senin alaycı bir edayla; "Orada da mı birlikte olacağız?" diye sormanı da…

İnsan, çok kızdığında, incindiğinde ya da mesafeler aşılmaz olduğunda değil, uğruna bir ömrü, hatta belki ahiretini bile tereddütsüz feda etmeyi göze aldığı sevdanın, kendi zihninde oluşturduğu bir hayalden ibaret olduğunu anladığında vazgeçermiş en çok.

**

“Neyse…

Bitti o şiir!

Başka mısra gerekmez.”

**

Sen eşsiz bir tablonun asıldığı, soğuk ve ruhsuz bir duvardın aslında.

Bir zamanlar, ellerini tuttuğumda dünyayı karşıma alacak cesareti bulurdum kendimde. Şimdiyse çok iyi biliyorum ki; gerçekleşmesi için her gece dualarıma kattığım hayallerim kabul olsa dünya benim için zifiri bir karanlık olacak.

Evlensek, aynı masaya otursak, aynı yastığa baş koysak da ben o evin içinde evrenin en yalnız, en mutsuz adamı olacağım.

Yan yanayken ateşimi yükselten, ellerimi titreten, uzak kaldığımızda nefesimi kesen ağır hasret, senin gerçeğine değil, içimdeki kusursuz vehmine aitmiş. "Ne olursun dön" diye yalvardığım aciz ve karanlık geceler geride kaldı. Artık dönsen de hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyorum. Kapıdan girecek beden, benim sevdiğim, özlediğim o merhametli ruhun kendisi değil.

**

"Öyle bir yüz yoktu orda ben aldanmışım.
Kaç bin yıllık aldanışı yeni sanmışım."

**

Ne garip bir paradoks bu yaşadığımız...

"Beni sev" diye yalvarışların geliyor aklıma. "Biraz ilgi göster. Birkaç güzel söz söyle…"

Zamanla ben senin üzerine titredikçe, sen benden fersah fersah kaçtın. Eskiden içimi ısıtan ince düşüncelerinin, bana dair zarif telaşlarının yerinde yeller esiyor şimdi.

Bazen, tam "Her şey tamamen bitti" derken, ilişkiyi toparlayan o 'kurtarıcı' maskenle çıkıyordun karşıma. O yüzden bu sevdanın temeli sanıyordum seni. Oysa bizi içten içe bitiren, yavaş yavaş zehirleyen şey; senin her gün biraz daha değişen, buz gibi dengesiz tavırlarınmış. Fark etmemişim.

Gözlerine bakarken şiirler okuduğum bir sonbahar akşamında ellerimden tutup, "Beni hiç bırakma" demiştin. Bırakmadım. Sen beni yok sayarken de ruhumu sessizliklerinle ezerken de bırakmadım. Oysa sen, içimi ısıtan o ateşi kendi ellerinle, kendince doğrularla söndürdün.

**

"Ne ben Sezarım,

Ne de sen Brütüssün.

Ne ben sana kızarım,

Ne de zatın zahmet edip bana küssün.

Artık seninle biz,

Düşman bile değiliz...

**

Vazgeçiş, bir sabah ansızın uyanıp alınan sığ bir karar değilmiş. Zihnin çoktan kabullendiği acı gerçeği, kalbin çığlık çığlığa reddetmesiyle başlayan o kanlı savaşın, cephe cephe kaybedilmesiymiş.

Hani, "Hakkını helal et" diye feryat eden adam vardı ya; sen de; "Öyle kolay mı hakkını helal etmek?" demiştin.

Haklıymışsın.

O kör kuyudan çıktığımdan beri sana hakkımı helal edebilmek için direniyorum. Sanırım kaybedeceksin.

Bilmem kaç kez; "Yapma, bu üslup, bu hiç hata kabul etmeyen inadın köklerimizi çürütüyor" diye feryat ettiğimde, taş duvar sessizliğini bir silah gibi kuşanıp beni yokluğunla terbiye etmeye kalktın.

Sen; kendi konfor alanından, alıştığın rahatlıktan bir milim dahi taviz vermezken; benden bütün dünyamı yıkıp kurallarına uymamı bekledin. Oysa aşk, iki kişinin de uçurumdan atlayıp birbirine tutunması değil miydi? Sen beni uçurumdan tek başıma itip, yukarıdan çakılışımı seyretmeyi seçtin.

Hiçbir tartışmamızda, tek bir kez bile "Evet, burada ben hatalıyım, seni kırdım" demedin. Özür dilemek senin için ölmek gibiydi. Sana göre hep haklıydın; ben ise sürekli idare etmesi gereken, her defasında bedel ödeyen taraftım.

Seni yarama merhem sanıyordum. Çok sonradan anladım; Sen o yaranın ta kendisiydin.

Ben imgelerin kusursuzluğunda, tertemiz bir aşk büyüttüm; sen ise gerçeğin keskin, bencil ve acımasız bıçağıyla bu sevdayı kendi ellerinle katlettin.

**

"Artık bir şey gerekmiyor dostlarım.

Kendini leydi sanan bir Marakeş dilencisi buldu beni

Buldum onu

ve bitti."

**

Şimdi seni aşılmaz inadınla, çok güvendiğin, asla toz kondurmadığın doğrularınla baş başa bırakıyorum. Benim seni her şeyin ve herkesin üzerinde gören sevgim bile senin buzdan duvarlarını aşmaya, o kibrini kırmaya yetmediyse dünyada seni iflah edecek hiçbir şey yoktur. Geçmiş güzel hayalin hatırına, gerçeğinin bana verdiği bu eziyeti bitiriyorum.

Seni içimdeki o en güzel halinle, dokunulmaz bir hatıra olarak zihnimde mühürlüyor ve bu hikâyenin kapağını tamamen kapatıyorum.

Geçti amansız bekleyişler, bitti çaresiz yakarışlar. Benim öykümdeki o muhteşem insan sen değilsin artık.

Bu yüzden, içim yana yana, ruhum kanaya kanaya...

Senden, bize dair olan her şeyden vazgeçiyorum.

Bu mektup bir sitem, bir intikam arayışı ya da gizli bir çağrı değil.

Bu, bir illüzyonun son buluşu, perdenin kesin olarak kapanışıdır.

Hoşça kal, beni kendi yarattığım hayalle vuran sevgili.

Hoşça kal, sadece hayallerimde güzel kalan sevdam.

Hikâye bitti, perdelere kan bulaştı…

Artık sahne kapandı.

**

"Geçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni.

Bırak vehmimde gölgeni,

Gelme artık neye yarar?”