GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ 3

Planlı döneme başladığımız 1960’lı yıllarda, Kore Cumhuriyeti (Güney Kore), milli geliri Türkiye’nin ulusal gelirinin % 65’i oranında ve kişi başı 80 $ olan bir ülke idi. Güney Kore 1970 ve 1980’lerde hükümet programlarına sadık aile şirketlerine (cha ebol) sağlanan desteklerle kalkınma yolunu seçti. Samsung, Hyundai, Daewoo, LG gibi şirketlerin önüne hedefleri koyup yol haritası çizdi. Bunlara vergi indirimi, Kore Kalkınma Bankası eliyle düşük faiz ve uzun vadeli kredi sağladı. Bu dönemde adı geçen firmalara 7,5 milyar doların teşvik olarak verildiği söylenmektedir. Bu firmaların her biri bugün dev firma büyüklüğündedir. Güney Kore Hükümeti 1970’den başlayarak bu destek ve teşvikleri gemi yapımı, endüstriyel makine üretimi, otomotiv, petrokimya ve sonra da elektronik sanayisi için kullandırdı. Ayrıca, programını desteklemek amacı ile, yeni teknolojilerin endüstriye aktarılmasını sağlayacak çeşitli araştırma enstitüleri kurdu. Bu gün Güney Kore ile Türkiye’nin bulundukları yer ortada.

1960-2011 arasında Güney Kore’nin ulusal geliri; % 2771 oranında artarken, Türkiye’nin ulusal geliri; % 849 oranında artmıştır. Bu da gösteriyor ki, ülkenin kalkınması için, eğitim ve yetişmiş iyi eğitim almış insan gücü ile, yapısal reformların tam yapılıp eksiksiz uygulanması ile kaynakların israf edilmeden yerli yerinde kullanılması vazgeçilmez unsurlardır.

Güney Kore’nin 2018 yılı itibari ile kişi başı GSMH’sı 33 bin dolar seviyesindedir. Türkiye ise hala 8-10 bin dolar bazın da gidip gelmektedir. 1960 yılında Güney Kore 65 dolar iken, Türkiye, 200 dolar civarında bir gelire sahipti… Bir de 50 yılda gelinen duruma bakalım…

Onlar 33 bin seviyesinde ama biz, 10 bin doları aşamadık bir türlü, acaba neden? Sanırım bu nedeni ve nedenleri incelemek dahi bize yol gösterecektir.

Sektör seçimi, zor bir iştir, ama güncelleştirilen Vizyon 23’ün bu konuda yardımcı olacak önemli bir kaynak teşkil etmesi mümkündür. En azında değerli bir metodoloji örneğidir.

Bu alanda cari açığın baş sorumlusu olarak görülen enerji ham madde ithalatını azaltmak, kuşkusuz öncelikli bir konudur. Cari açığın sürdürülebilir seviyeye indirilebilmesi için ithalat fazlası veren yeni sektörler yaratmak yanında yenilenebilir enerji kaynaklarını, bilhassa güneş enerjisini kullanmak önemli fayda sağlayacaktır. Ülkemizin bu bakımdan ne kadar şanslı bir durumda olduğunu Güneş Enerjisi Potansiyel Atlası (GEPA) açıkca gösteriyor. Bu açıdan bizim kadar şanslı olmayan Almanya, şu sırada güneş enerjisinden bizden çok daha fazla yararlanıyor. Hatırda tutmak gerekir ki, yenilenebilir enerji kaynaklarının önemli özelliği, dışa bağımlılığı ortadan kaldırmasıdır. 6094 sayılı “Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanılmasına İlişkin Kanun” bu alandaki yatırımlar yanında, yerli üretime, yerli teçhizat kullanılması halinde kWh satış bedellerine ilaveler yapabilme imkanı veren bir teşvik getiriyor olsa da bu yeterli değildir. Devletin enerji üretim teçhizatı, özellikle fotovoltaik pil (güneş pili) üretimini ciddi şekilde desteklemesi gerekiyor. Yani, fotovoltaik pilin yerli üretiminde özel sektör-devlet ortaklığı ile öncü olmalı ve enerji tasarrufunda kullanılacak aydınlatma elemanlarının (LED) yerli üretiminin sağlanmasına yol açmalıdır

Bu arada, özellikle son yıllarda, ülkemizde otoriter hale gelen yönetim sisteminin ve bizden olan kriterinin her alanda uygulanmasının ülke kalkınması üzerindeki olumsuz etlisine de işaret etmek gerekir.

Bu bağlamda, Daron Acemoğlu ve James Robinson’un “Ulusların Düşüşü” isimli kitabında (Daron Aceoğlu,James Robinsoni Ulusların Düşüşü: Güç, Zenginlik, ve Yoksunluğun Kökenleri, Doğan Kitap, 2014) Siyasi otoritenin sınırlı olduğu toplumsal kesimlerin kendi dinamikleriyle atılım yapabildiği, hür düşüncenin yaygın olduğu toplumların geliştiği belirtiliyor.

Ayrıca, Daron Acemoğlu, Şeffaflık Derneği tarafından düzenlenen Hukuk ve İktisat İlişkisi: ‘Özgürlüğün Refah Boyutu’ konferansında, Bireysel özgürlüklerin sınırlı olması halinde, ancak bundan yararlanan ufak bir azınlığın becerilerinin gelişeceğini, baskı altındaki kesimlerde bulunan “büyük mucitler, iş adamları” potansiyelinin kaybedileceğini belirtmiştir. Acemoğlu’na göre; sürdürülebilir bir büyüme için bağımsız yargı, herkese eşit mesafede, kamu kurumları ve beşeri sermayeye ihtiyaç vardır. Her şeyden önce, sn. İlber Ortaylı’nın dediği gibi; Biz 1930’ların heyecanına dönmeliyiz. 1930’larda o savaş yorgunu yoksul ülkede bir bilim, kültür, irfan, tarımda ve sanayi de heyecanı vardı. Düşünün…!!! Savaş yorgunu, 12 milyon nüfuslu, üstelik okur yazar oranı dahi %3 ler mertebesinde olan çok yoksul bir ülkesiniz. Ancak akıllı stratejiler ve doğru, adaletli, halkın yararına olan kararlarla, 46 fabrika kuruyorsunuz. Bir çok yapısal reformlar eşliğinde, devletin omurgasını oluşturan; yasama , yargı ve yürütme ile diğer devlet kurumlarını oluşturup, liyakatli insanlarla kurduğunuz kadrolar sayesinde ülke kısa zamanda kalkınma hamlelerine başlıyorsunuz. Bir de bu güne bakalım; satma, özelleştirme diye diye Cumhuriyetin ilk yıllarında ki tüm kazanımlar, kaybedildi. Bugün böyle bir heyecan kalmadı ne yazık ki.

SON SÖZ : ‘’TAM BAĞIMSIZLIK ANCAK EKONOMİK BAĞIMSIZLIKLA OLUR.’’