Fiilen işgal altındayız.

Gaziantep Kent Konseyine gelen bir mektup.

Virgülüne, noktasına dokunmadan aynen yayınlıyorum.

***

Tatil ya, sokaklara çıktılar, korkunç kalabalıklar oluşturdular.

İş günlerinde arada kaynıyor, tek tek göze batmıyorlardı..

Ama bayramda aileleri ile birlikte sokaklara çıkınca , insanın kanını donduracak, ürpertecek, sorgulamaya yöneltecek korkunç bir tablo ile karşı karşıya kaldık.

Gördük ki, İstanbul çoktan bizim olmaktan çıkmış.

Her yerdeler ve her yeri ele geçirmişler

Koskoca şehirde onlar çoğunluk olmuş, biz "azınlık" durumuna düşmüşüz.

Yani İstanbul artık fiilen onların eline geçmiş.

Abartmıyorum, İstanbul sahillerinde yüzlerce Afgan, Suriyeli toplu halde denize giriyor.

Türk babalar ailelerini, onların kirli bakışlarından uzak tutmak için bedenleriyle adeta etten duvar örüyorlar.

Dağ, taş Suriyeli kaynıyor.

Arap kaynıyor, Afgan kaynıyor.

Mesire yerlerine gidiyorsunuz, binlerce Suriye'li çimenlere yayılmış, Türkler ise kıyıda köşede ve bu sürüden biraz uzakta kendine oturabileceği bir yer arıyor.

Artık "Suriyeli Hasan, İzmir'deki yangını söndürmek için avuçlarıyla toprak taşıdı" yalan haberleri de örtemez bu gerçeği.

Kaç kişi olduğuna dair elde kesin veri yok ama, korkunç kalabalıklar halindeler.

Irak, Libya, Pakistan, Cezayir, Fas,, Ürdün...

Ne ararsan Türkiye'de.

Gerçeği görün artık; bu basit bir mülteci sorunu değil.

Bu düpedüz bir işgal.

Bu, emperyalistlerin bir ülkeyi ele geçirmek amacıyla başvurdukları çok eski bir soğuk savaş taktiği.

Kan yok, savaş yok.

PEKİ NE YAPMALI?

Birinci adım;

Mülteciler akını.

Emperyalistler, bölmek istedikleri ülkenin demografik yapısını "Stratejik Göç Mühendisliği" yöntemi ile bozuyorlar.

Nasıl mı?

Sınır bölgemizdeki ülkelerde, terör veya iç savaş yoluyla kargaşa çıkartıyor, ülkenizin yoğun göçler almasını sağlıyorlar.

En insani yanınızdan vuruyorlar sizi.

Merhamet!

Gece, gündüz medyadan, zor durumda olan insanların dramlarını pompalıyor, sizi onlara kucak açmaya zorluyorlar.

Kucağınızı açıyorsunuz, bir anda kucağınızda, ne idiğini, kim olduğunu bilmediğiniz, yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca "mülteci" buluyorsunuz.

İkinci adım;

Yaşadığınız yere yabancılaşma.

Önce mahallelerde, sonra bölgelerde ve şehirlerde başlıyor değişim.

Dili farklı, kılığı farklı, tavrı farklı tipler sarıyor etrafınızı.

Sonra bir bakmışsınız, kendi mahalleniz, kendi şehrinizde azınlık durumuna düşüvermişsiniz.

Üçüncü adım;

Mülklerin el değiştirmesi.

Doğup büyüdüğünüz mahallede kendinizi güvende hissetmiyorsanız, sıra topraklarınız gelmiş demektir artık.

Yaşadığınız yere yabancılaşır; bir an evvel kaçıp gitmek istersiniz oradan.

Sonuç malum; siz satıyorsunuz, onlar alıyor.

Dördüncü adım;

Vatandaşlık elde etme ve seçme, seçilme hakkı.

Büyük gruplar halinde vatandaşlığa geçiyorlar; seçimlere katılıp oy kullanıyor, seçiyor, seçiliyorlar.

Evler, dükkanlar, bölgeler, hatta şehirler. Derken bir bakmışsınız vatan elinizden uçup gitmiş, sizin ruhunuz bile duymamış.

Bu işgal her geçen gün artarak devam edecek ve gelecekte "torununun" bir vatanı olmayacak belki de.

Hiç kan dökmeden alacaklar ellerimizden.

Uyanın, bu bir işgaldir!