Annelerimizin çocuklarına söylediği bir söz vardır, ‘Çocukların büyümesi demek, dertlerinin de büyümesi demek.’ Bir de kendi aralarında anlaşamayan evlatları olduğu zaman da, ‘Beş parmağın beşi bir değil! Her çocuğun ayrı ayrı derdi var!’ diyerek dert yanar güzel annelerimiz. Anne için en zor durumlardan birisi de, evlatlar arasındaki düşmanlık ve savaştır. Eğer kalabalık bir kardeş topluluğu varsa, o ailede kardeş kavgası yaşanması kaçınılmaz oluyor. Garip olan ise bütün bu gerginlik ve kavgalardan nedense babaların haberi olmaz, hep anneye yansıtılır. Birbirlerini şikayet eden, ‘Ben haklıyım!’, ‘O, sana dua etsin! Yoksa ben ona yapacağımı bilirdim!’ diyerek annelerini ne kadar üzdüğünü anlamamakta ısrar eden şımarık, bir o kadar da kıskanç kardeşler vardı. Boş laflarla, sahte kabadayılıklarla ve üstünlük taslamalarıyla geçen kardeşler arası düşmanlıklar günümüzde de sıkça yaşanmakta. Annelerimiz, kardeşler arasındaki kavga ve düşmanlığı aslında çok iyi idare eder. ‘Nasıl bu çocuklarla baş edebiliyorsun?’ diye sorulduğunda ise annenin cevabı net olur, ‘O çocukları ben doğurdum...’ Sadece bu cümle bile, bir annenin her işe ve her olaya nasıl yetiştiğinin bir kanıtı değil mi? Ayrıca, çocuklarının babalarından korkup isteyemediği ne varsa önce annelere söylenir, anne vasıtasıyla babalara iletilirdi. Nedir bu annelerimizin evlatlarından çektiği!
Peki; Bir anne için kız çocuğunun önemi nedir? Kız çocukları anne baskısı ve gözetiminde yetiştirilir. Anne, evlilik yıllarında çektiği acı-dert-keder gibi kavramların hiç birini kız evladının yaşamasını istemez. Okulu biten, evlilik çağına gelen kız çocuğu annesinin kopyası olmuştur. Anneye olan benzerlikten olmasa da, tavır ve davranışlarıyla o kız evlat, diğer kardeşler gözünde ikinci anne mertebesine ulaşmıştır artık. Geçmiş yılların tecrübesi olsa gerek, çocukluk ve gençlik yıllarımızda bu tip anne-kız diyaloglarına çok şahit olduk. Örneğin; Anne, kızına seslenerek komşuya gideceğini söyler ve; ‘Kızım, ben komşuya gidiyorum. Ocakta yemek var. Yemeğin altını kıs ve yarım saat sonra ocağın altını kapat. Bu arada evi de sil-süpür, temizle. Ben gelene kadar da sakın dışarı çıkma!’ Anne kızına neden böyle söylüyor? Çünkü o kız çocuğu daha 13-14’ünde, henüz oyun çağında olan bir çocuktur! Kız evladına aşırı güvenen ve kendi istediği gibi yetiştiren annenin gözü arkada kalmaz. Annesinin söylediklerini harfiyen yerine getirmeye çalışan kız çocuğundan tek bir yanıt gelir; ‘Peki anneciğim!’
Annelerimizin, evin reisi gelmeden önce tüm işleri bitirerek, aile reisinin sipariş vermiş olduğu akşam yemeklerini yapmak gibi görevleri vardı. Bu işlerin hepsi Allah’ın her günü olağan bir durumdu onlar için. Öyle şimdikiler gibi hazır çorba, makarna, marketten alınan hazır yiyecekler vs. gibi 5-10 dakikada yapılacak yemeklerde değildi. Tepsi tepsi börekler, koca koca tencerelerde dolmalar, o kadar işin arasında bir de Adana’nın en meşhur ve zahmetli yemeklerinden olan karın-mumbar, üstüne mutlaka tatlı gibi yapılması çok zahmetli olan yemekler yapılır, hizmette kusur edilmezdi. Tencerenin dibini getirecek kadar muhteşem olan yemeklerin nasıl yapıldığını hala anlamış değiliz. Göz kararı, el tartısı gibi yemeğin yağı, salçası, tuzu, suyu nasıl da ayarlanıyordu bilinmez. Yemekleri nasıl bu kadar güzel yaptığını sorduğumuzda da tek bir yanıt gelirdi annelerimizden; ‘Tecrübe!’
O zamanlarda ne çamaşır, ne bulaşık, ne de ev işlerini kolaylaştıracak makineler vardı. Sabahın köründe kazanlarla kaynatılan, elleriyle çitilenerek yıkanan dağ gibi birikmiş çamaşır yıkama işleri vardı. Çocukları okula yetiştirme telaşı, onların yeme-içmesi gibi bir ton yapılması gereken ve sadece bir kişinin üstüne yıkılan çok ağır günlük işler. İşte bu işleri yapan, nasıl oluyorsa bir şekilde bunların altından kalkan, yetiştiren eli öpülesi annelerimiz vardı. Ne sabır, ne yürek, ne güç varmış annelerimizde öyle değil mi? O yüzden, şimdiki ev kadınlarının yaptığı işleri hiç beğenmez anne ve kaynanalar. Annelerimiz, aile arasındaki sohbetlerde gerek kız evlatlarına, gerekse gelinlerine sürekli laf vurmalarıyla da meşhurdur. Şimdiki zamanı unuturcasına eski günleri yad ederken, dillerinden düşmeyen tek kelime vardır, ‘Siz de kendinizi ev hanımı mı zannediyorsunuz? Bizim zamanımızda böyle miydi? Şimdi her işi makineler yapıyor, siz de of yoruldum, yok bittim diyorsunuz! Ya bizim hiç canımız yokmuş!’ Diyerek yaptığı işleri beğenmeyen, belki de ‘Kıskanan’ annelerimiz yok mu? Ama şöyle mantıklı bir şekilde düşünün lütfen. O zaman ki anneler mi, yoksa şu anki yeni nesil anneler mi şanslı? Elimizi vicdanımıza koyarsak tabi ki şimdiki anneler çok şanslı ve çok rahatlar.
Kendinden önce çocuklarını düşünen, ailenin reisi gelmeden ev işlerini bitiren ve verilen yemek siparişini eksiksiz yerine getiren canım annelerimiz. Eşlerine saygı, hürmet ve hizmette kusur etmeyen fedakar annelerimiz. Çocuklarının sorunlarıyla ayrı ayrı ilgilenen eli öpülesi annelerimiz. El-ayak çekildiğinde yorgunluktan bitap düşmüş, ama yine de mutlaka yapacak bir iş bulan güzel annelerimi, iyi ki varsınız. Öncelikle, benim güzel annemin ve tüm annelerin ellerinden öpüyorum…