Dünyanın sabrını zorlarken

Zaman hızla akıp gidiyor. Öyle ki, dönüp arkamıza baktığımızda yaşadığımız büyük dönüşümü bile fark etmekte zorlanıyoruz. Oysa dünya sessizce ama derinden değişiyor. Artan nüfus, plansız sanayileşme, kontrolsüz kentleşme ve doğaya hoyratça bırakılan kimyasallar. Tüm bunların sonunda karşımıza çıkan tablo ise koca bir çevre sorunu.

Bugün dünya nüfusu 8 milyarı aşmış durumda. Uzmanlar 2050 yılında bu sayının 10 milyarı geçeceğini söylüyor. Peki, böyle devam edersek o yıllarda nasıl bir dünyada yaşayacağız? Daha da önemlisi yaşayabilecek miyiz?

Artan her insan beraberinde yeni bir ihtiyaç demek. Daha fazla gıda, daha fazla su, daha fazla enerji. Fakat dünyanın kaynakları sınırsız değil. Tükenen yer altı suları, kirlenen topraklar ve azalan ormanlar bunun en açık göstergesi. Son yirmi yıldır hayatımızın bir parçası haline gelen küresel ısınma ve kuraklık ise bu değişimin alarm zilleri. Artık mevsimler bile bildiğimiz gibi değil. Beklenmedik kasırgalar, zamanını şaşırmış yağmurlar, eriyen buzullar ve yükselen deniz seviyeleri. Kıyı kentleri risk altında. Bir de tüm insanlığı sarsan pandemi gerçeğini yaşadık. Doğa bize adeta dur dedi ama biz hala yeterince duymuş görünmüyoruz.

Biyoçeşitlilik azalıyor. Her gün bir canlı türü sessizce yok oluyor. Atmosferdeki karbondioksit artıyor, plastik atıklar denizleri kaplıyor, beton şehirler toprağın nefesini kesiyor. Aslında yok olan yalnızca dünya değil kendi geleceğimiz.

Sorunlarımız arttıkça kaygılarımız da büyüyor. Fakat asıl büyümesi gereken şey sorumluluk duygumuz olmalı. Çünkü bu gezegeni en çok değiştiren biziz. O halde onu iyileştirecek olan da yine biz olmak zorundayız. Gidecek başka bir yerimiz yok. Dünya yok olursa insanlık ayakta kalabilir mi? Cevabı hepimiz biliyoruz. Çevreyi korumak insanlığı korumaktır. Temiz su, temiz hava ve yaşanabilir bir doğa tüm canlıların en doğal hakkıdır. Bu bilinçle hareket etmezsek yarın çok geç olabilir.