Ülkemizde her ne kadar büyüme rakamları etkileyici bir görünüm sergilese de enflasyon, cari açık, faiz oranları, işsizlik gibi konularda sorunlar gittikçe artmaktadır ve eninde sonunda büyüme rakamlarını da olumsuz etkileyecektir.
Ekonomik karar vericiler(en azından bir kısmı) de bu gelişmelerin bilincinde olarak bir önlem alma ihtiyacı içinde dövizle borçlanmayı kaldırarak ve/veya kısıtlayarak artan sorunlara bu yönde bir önlem getirebilmeyi amaçlamaktadırlar. Bu konuda son gelişme döviz borçlarını “yönetebileceklerini” düşünen büyük şirketlere de sınırlamalar getirmektir. Ancak alınan/alınacak kısıtlama tedbirlerin yan etkileri de olacaktır.
Her şeyden önce dövizle borçlanıp/borçlanamayan firmalar arasında rekabet şartlarını olumsuz etkileyen bir durum olduğunu kabul etmek gerekir. Örneğin 2017 yılında dövizle borçlanıp, TL’nin devalüasyonu dahil %12-13 oranında TL bazında faiz ödeyen bir şirket, TL olarak aldığı kredi sonucu %17-18 faiz ödeyen bir şirket karşısında rekabet avantajı sağlayacaktır. Hele konu uzun vadeli kredi sağlamak ise, TL olarak bu zaten mümkün değildir. Dolayısıyla dezavantaj katmerli ve küçümsenmeyecek ölçeklerde olabilir.
Ancak, şimdi büyük firmaların da dövizle borçlanmasına sınır getirilince, ister istemez bu kurumların yurt içi TL borçlanmasına gitmelerini beklemek gerekir. Bankalar zaten verebilecekleri kredi tutarının sınırına gelmiş olmalarıyla ek kredi talebini karşılamakta sıkıntı çekeceklerdir. Piyasanın yeterince borçlanamaması ticari hayatı ve yatırımları son derece olumsuz etkileyeceği açıktır. Artan borçlanma talebiyle TL kredi faiz oranları ister istemez artacaktır. Artan faizler elbette bir şekilde fiyatlara eklenecek, bu da enflasyonu arttırıcı, dolayısıyla tekrar faizleri arttırıcı bir etki yapacaktır. Çözümün para basmada, piyasaya verilen nakidin arttırılmasında görülmesi halinde ise, bu da enflasyonu arttırıcı bir rol oynayacaktır. Yurt dışı ticari kredilerde borçlanmanın nasıl olacağı ayrı bir konudur. Bankalardan döviz borçlanamayan şirketler doğal olarak fark ödeyip, yurt dışından ithalatlarını daha uzun vadeli yapmak isteyeceklerdir. Bu gelişme de fiyatları arttırıcı ve kur riskini yükseltecek bir oluşuma yol açacaktır.
Gidişat serbest piyasa ekonomisinin iyice sınırlandırılmasına, sermaye hareketlerinin kısıtlanmasına, gümrük duvarlarının yükseltilerek ekonomideki güdük ve “zombi” şirketlerinin korunmasına, 1980 öncesi gibi kendi kendine yeterli bir kapalı ekonomi yaratma çabalarına kadar gider mi göreceğiz. Böyle bir gelişme elbette bizi AB’den de tamamen uzaklaştıracak, sınırlı demokrasimizi daha da zayıflatacaktır.
Nitekim, açıklanan AB ilerleme raporunda, mülteciler konusu dışında eksilerimiz var.
Çözüm yasaklamalarda, kısıtlamalarda aranmamalıdır. Eğer zorunlu kılınacak bir şey varsa o da kurumların sermaye yapılarını kuvvetlendirerek daha az krediye ihtiyaç duymaları ve kendilerini dövizdeki dalgalanmalara karşı önlem almalarını sağlamakla olmalıdır. Bu önlemler ihracatı daha fazla desteklemeden başlayıp, kurumların kendilerini kur riskine karşı koruyacak piyasada var olan “hedging” yönlendirmelerinden geçmelidir. Tüketimi körükleyerek büyümek yerine yurt içi tasarrufları arttıracak önlemler katkı sağlayacak bir diğer alternatiftir. Tasarruf seçeneklerini çeşitlendirmek dışında gerçekçi reel faizler uygulamak doğru yönde bir seçim olacaktır. 2003-2007 yılları arasındaki aşırı değerli TL’nin sanayideki yeni yatırımları ve üretimi olumsuz etkilemesi bir milat olup, yıllardır konuşup ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz yapısal reformlar da içinde bulunduğumuz sıkıntıların asıl nedenleridir. Tüm bu gelişmelere karşın, umudumuzu muhafaza etmeye devam ediyoruz.
Gerek ekonominin sağlam temellere oturtulması, gerekse enflasyonun kontrol altında tutulması, gerekse şirketlerin sermaye yapılarının güçlendirilmesi açısından, bir an evvel yapısal reformların tamamlanıp yürürlüğe alınması gerekiyor.
SON SÖZ: ELİN TAŞI İLE ELİN KUŞUNU VURMAKTAN VAZGEÇELİM.’’