DİYANETİN ATATÜRK ALERJİSİ

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Diyanet İşleri Başkanlığı görevine atanan Ali Erbaş, 17 Eylül 2017 tarihinde göreve başlamış olup, halen görevini sürdürmektedir. Buraya kadar her şey normal. Normal olmayan ise; başkanın, Milli Bayramlar öncesindeki Cuma hutbelerinde, Atatürk’ü yok sayması ve hiç anmamasıdır. Kendisinden önce o makamda oturan(2010-2017) Mehmet Görmezinde tutumu pek farklı değildi. Görmez, görev süresince, bu hususta çok eleştiri aldı, uyarı ve ikaz aldı, buna rağmen sanırım bir iki hutbe ya da konuşmasında Atatürk’ü andı. Ne yazık ki Ali Erbaş henüz böyle bir anmada bulunmadı. Oysa Atatürk, İslam dinine ne kadar önem verdiğini(Nutukta var), ne kadar önemsediğini, halkımızın İslamiyet’i doğru öğrenmesi ve din işleri ile devlet işlerini birbirinden ayırıp( Laiklik), din adamı yetiştirilsin, halkımız İrşad edilsin diye, 3 Mart 1924 tarihinde, Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin yerine, İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları üzerine kurulmuş, bir teşkilat vücuda getirmiştir…

Konumuza geçmeden önce, Diyanet İşleri Başkanlığını iyi tanımak için, kuruluş ve geçirdiği süreçleri görelim:

Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığını Neden Kurdu?
Şimdi düşünün…!!! Sağlık Bakanlığının iki katından fazla bütçeye sahip olan bir kurum…130 bin civarına personeli var. Devlet 19 milyardan fazla bütçe veriyor. Bu kadar büyük bütçeye ve personel kadrosu olan bir kurumdan mantıken çok büyük hizmetler beklersiniz değil mi? Peki Diyanet İşleri ne iş yapıyor?

Her yıl bu kadar büyük bir bütçe Diyanet’e neden ayrılıyor? NASA, Diyanet’in yarısı kadar bütçeyle Pluton gezegenine uzay aracı yolladı. Bizim Diyanet ne iş yaptı? Yaptıkları tek şey halka fetva vermek… Fetvaların içeriği ise ayrı bir felaket… Oysa Diyanet ilk kurulduğunda bugünkü halinden çok farklıydı

Diyanet İşleri 1924 yılında Atatürk’ün kurduğu bir kurum… Kuruluş amacı ise yüzyıllarca dini duyguları sömürülen halkı dini açıdan aydınlatmak ve sahtekar hocalara engel olmak amacıyla aydın din adamları yetiştirmek… Yani kurulurken milleti cahillikten ve din istismarından kurtarmak için kurulmuş. İlk başkanı da Kurtuluş savaşının kahraman hocalarından Ankara müftüsü Rıfat Börekçi

Kurulduktan çok kısa bir süre yüzyıllardır günah diye tercüme ettirilmeyen Kur’an’ın tercüme edilmesi için 20.000 TL bütçe ayrılıyor. O günün koşullarına göre büyük bir para… Kur’anın tercüme görevi de Elmalılı Hamdi ve Mehmet Akif’e veriliyor. Hem de noter onaylı… Sözleşmede tercümenin nasıl olacağı, nelere dikkat edileceği ayrıntısıyla anlatılmış. Özellikle akıl ve düşünceyle ilgili ayetlerin çok kapsamlı tercüme edilmesi istenmiş.

Kur’an’ın tercüme edilmesi dışında askeri okullarda okutulması için 1925 yılında ‘’Askere Din Kitabı’’ isminde bir kitap yazılmış. 1928 yılında camilerde okunması için ‘’Yeni Hutbelerim’’ adında yeni Hutbeler yazılmış, 1929 yılında ilkokullarda okutulması için Cumhuriyet çocuğuna din dersleri adında kitap hazırlanmış. Kısacası 5 yıl gibi kısa bir sürede yüzyıllardır unutulan Kur’anın tercümesine başlanmış, Asker için ayrı, çocuklar için ayrı din kitapları basılmış, halkı aydınlatmak amacıyla yeni hutbeler yazılarak hazırlanmış.

İnsan hayatının çok önemli bir parçası olan, dine dair işlerin toplum hayatında yürütülmesi için kurumsal bir hüviyete ihtiyaç bulunduğu açıktır. Dünyada din hizmetlerinin sunumu, her ülkenin kendi gelenek ve kültürüne göre şekillenmektedir. Türkiye’de din hizmetleri geçmişten günümüze hep bir kamu hizmeti olarak icra edilmiştir. Osmanlı devleti, hem İslam dini ile ilgili işleri hem de azınlıkların dini işlerini kamu hizmeti anlayışı içerisinde idare etmiştir.

Osmanlı döneminde Müslümanlara sunulacak din hizmetleri, bir devlet görevlisi olan Şeyhülislam tarafından idare edilmiştir. Şeyhülislamlık, Osmanlının son iki asrına gelinceye kadar vakıflara dair işler ve din hizmetlerinin yanında adliye ve eğitim hizmetlerini de yürütmüştür. Tanzimat Dönemi’nden sonra, Adliye ve Maarif Nezaretlerinin kurulmasıyla birlikte Şeyhülislamlığın yetki alanı sadece dini konularla sınırlı hale gelmiştir. Ömürleri boyunca bu hizmeti sürdürmek üzere atanan Şeyhülislam’ın, devlet erkânı arasındaki konumunda zaman içerisinde değişimler olmuş; daimi olarak Divan (Bakanlar Kurulu) üyesi kabul edildiği zamanlar olduğu gibi, gerektiğinde Divana katıldıkları zamanlar da olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son döneminde kabine sistemine geçildikten sonra, Şeyhülislam, ‘Şer’iye ve Evkaf Nazırı’ adıyla kabine üyesi sayılmış ve görev süresi, üyesi olduğu hükümetin ömrüne bağlı hale gelmiştir.

08 Kasım 2021 Pazartesi günü devam edeceğiz..