Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile dış politikada tarihinin hiç bir döneminde olmadığı kadar çekişme yaşamaktadır. İran, Irak, Suriye, Kıbrıs, Ege ve Akdeniz adeta soğuk savaş alanına dönüşmüştür. Karşılıklı çıkar algılarımızın kesiştiği bir nokta yok gibidir. İkinci dünya savaşında kurulan askeri, ekonomik ve politik ilişkiler temellerinde sarsılmaktadır. Taraflar bir birilerini “müttefikliğe yakışmayan tutum ve davranış” içerisinde olmakla suçlamaktadır. Türkiye değinilen bölgedeki hak ve çıkarlarını korumak için batının düşman saydığı Rusya, Çin ve İran ile iş birliğine giderken, batı ülkeleri de bu bölgelerdeki kurmaya çalıştıkları yeni düzeni Yunanistan, Ermenistan, PKK/PYD/SDG İsrail ve bazı Arap ülkeleri eliyle gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Taraflar arasında bu güne kadar çekişmenin sıcak bir çatışmaya dönüşmemesi güçlü ekonomik ilişkilerden ileri gelmektedir.
Ülkemizin batı ile olan ekonomik ilişkilerini incelediğimizde; batının daima kazançlı çıktığı bir tablo karşımız çıkmaktadır. Özellikle A.B.D. nin bize başta silah olmak üzere yüksek teknoloji ürünleri sattığı, kısa vadeli borçlanma ihtiyacımızı karşılayarak yüksek faiz elde ettiği görülmektedir. Buna karşın Türkiye’nin A.B.D.ne olan ihracatının ancak 9 milyar doları bulabildiği, doğrudan sermaye çekemediği, dikkate değer turizm geliri sağlayamadığı gerçeği karşımızda durmaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri ile ekonomik ilişkilerimiz Amerika Birleşik Devletleri’ne göre daha dengelidir. Kabaca toplam ihracatımızın % 54’ünü birlik ülkelerine gerçekleştiriyoruz. Ekonomimiz için hayati öneme sahip doğrudan sermaye girişleri daha ziyade Avrupa Birliği ülkelerinden gelmektedir. Turizm gelirlerimizin % 45’i Birliğe üye ülkelerin vatandaşlarının seyahatlerinden sağlanabilmektedir.Yaklaşık beş milyon insanımız birlik ülkelerinde yaşamaktadır.
Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım ekonomik tabloyu batı ülkeleri dış politikalarında silah olarak kullanmayı geleneksel bir davranış şekline dönüştürmüştür. Ekonomik gücünü acımasızca kullanarak ülkelere istediklerini kabule zorlamaktadır. İlişkiler bozulduğunda ekonomik ambargo, para akışının kesilmesi, hatta para çıkışını yönetmek suretiyle hedef ülkenin ekonomilerini sıkıntıya sokmak en fazla kullandıkları yöntemlerdir. Bu günlerde ülkemize de yazımın başında saydığım yerlerde istediklerini kabul ettirmek için benzeri yöntemi uygulamaya çalıştıklarına hep birlikte şahit olmaktayız. Avrupa Birliği mart ayına ertelediği ambargo görüşmeleriyle, Amerika Birleşik Devletleri sürekli askıda tuttuğu KAATSA yaptırımları ile Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaktadır. Kısa vadede direnmek ve sonuçlarına katlanmaktan başka bir çare görülmemektedir. Gelecekte ise benzeri tablo ile karşılaşmamak için ekonomimizi yüksek teknoloji ürünleri üreten ve ihraç eden bir yapıya kavuşturmak, hukuki ve siyasi sistemimizi Avrupa Birliği standartlarına ulaştırmak, insanını çağa uygun eğiterek üretici yapmak zorunda olduğumuzu bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum.
Saygılarımla