Tahafüt al-Falasifa adlı eserinde filozofları eleştirdi ve felsefeyi, dine zarar veren bir disiplin olarak ortaya koydu. Buna karşılık İbn-i Rüşd, yaklaşık bir asır sonra, “Tehafütü’t-tehafüt” (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı kitabı yazdı ve “Aslında Kuran-ı Kerim’de felsefi düşünceyi savunan birçok ayet vardır” deyip Gazzâlî’yi eleştirdi. Zaman içinde Gazzâlî’nin kitabı çok etkin oldu, İbn-iRüşd’ünki ise olmadı. İbn-iRüşd’ün, “Bir hakikat birliği var; ya inançla ya da felsefi tefekkürle yaklaşırsın ama hakikat değişmez” gibi bir iddiası var. Ama bana göre felsefe ile inancı birbirinden ayıran Gazzâlî, daha doğru şeyler söylüyor; felsefe ayrıdır, inanç sistemi ayrıdır. Aynı şeyleri söylemezler. Felsefe hakikatin peşindedir, inanç sisteminde ise hakikat aranmaz. İnanç sistemi dogmaya daha yakındır, nakillere da çok ağırlık verir. Sorma, sorgulama yerine, kabullen me, boyun eğme ve biat etme vardır.
Öyleyse felsefeyle ilgilenenler İslami açıdan küfre girmiş olur mu?
Felsefeye giren zaten geleneksel imandan kopmuştur; rasyonellik ağır basmıştır, inançlarında şüphe ortaya çıkmıştır. Şüphe ile iman da yan yana kalamaz. Felsefi düşünceyi dinin hizmetine sokmaya çalışanlar da var ama onlar felsefeci değildir. Onlar felsefi araçları din için kullanıyorlardır. Felsefenin içinde olan kimselerin dinle, inançla fazla bir alakaları kalmaz, şüpheci olurlar, sorgulayıcı olurlar..Konformist olamazlar.
Sizin yaşadığınız da bu muydu?
Ben teologdan ziyade, bir felsefeciyim. Felsefe dersi veren ve felsefe yapan biriyim, dolayısıyla benim teolog vasfım kalmamıştır. Ama teoloji eğitimi gördüğüm için o alana profesyonelce bakabiliyorum. Batı düşüncesini merak ettim. Yıllarca ortaçağ felsefesi dersi verdim. Batı filozoflarının kitaplarını okudum ve o isimlerden etkilendim. Felsefecilerin cenahına kaydım ve teologları da karşımda buldum. Onlarla konuşmayı seviyorum ama onlar beni pek sevmezler.
PROF. YASİN CEYLAN: EN BÜYÜK SORUN, İSLAM’IN NE OLDUĞUDUR.
Halk dindarlığıyla İslami elitlerin İslam’ı arasındaki makas ne kadar açık, aynı dine mi inanıyorlar, yoksa artık herkesin kendi realitesi mi var?
İslam dini 14 asır içerisinde farklı şekillerde yorumlandı. Tek bir otorite olmadığı için herkes kendi tarafına çekiyor. Bugünkü IŞİD militanları dinsizlerle, ateistlerle, şeriatla yönetilmeyen toplumlarla mücadele etmeyi ayetlere dayandırıyor. Bu ayetleri yorumlayan SeyyidKutub gibi kimselerin eserlerini referans göstererek bu tür hareketlere başvuruyorlar. Diğer taraftan da pasifist, İslam’ı barışçıl yaşayan Anadolu halkı var. Namazını kılar, orucunu tutar, kimsenin dinine imanına karışmaz. İslam, Anadolu’ya gelirken oradaki mevcut inançları ve pratikleri yok etmedi. Arap Yarımadası’nda da İslam’dan sonra Cahiliye döneminden kalma her şey alt üst olmadı. Evlenme boşanma ritüelleri aynen kabul edildi. Dolayısıyla, bir din komple her şeyi değiştirmez. Anadolu’ya gelen İslam da oradaki yaşam modelini tamamen değiştirmedi.
Bugün Anadolu’da yaşanan din anlayışı ile din âlimlerinin din anlayışı arasında bir açıklık var mı yani?
IŞİD ortaya çıkıp Irak bölgesine girince Türk bir ilahiyat profesörü, “IŞİD’in bugüne kadar İslam’a aykırı yaptığı hiçbir şey yok” demişti. Enteresan değil mi?
Cihatçı Selefiliğin İslam’da yeri var mı?
Bunların dayandıkları birçok hadis var, ne diyebiliriz? İslam’ı fevkalade barışçıl bir din olarak görenler olduğu gibi mücadeleci, cihatçı olarak gören anlayışlar da var.
Sizce hangisi gerçek İslam?
İşte en büyük sorun İslam’ın ne olduğudur. 2013’te, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşüp ona bir teklifte bulundum. “Kendi himayenizde İslam ulemasını İstanbul’da bir araya getirin. Bu kişiler de 10 gün tartışıp bir manifesto yayınlasınlar” dedim. Çünkü birçok yorum var. İslam’ın ne olduğuyla ilgili bir kaos yaşanıyor. Bir kulağından girip diğerinden çıktı. Kimse “Bu doğru, bu yanlış” diyemiyor. Kimisi geleneği esas alıyor, kimisi de Kuran bugün inmiş gibi yorumlar yapıyor. İslam’ın modern unsurlar karşısında tavrının ne olduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değil.‘İSLAM, EVRENSEL İDDİALARDAN VAZGEÇECEK’
Bu anlamda İslam’ın aydınlanma çağı yaşandı mı, yoksa böyle bir ihtiyaç halen önümüzde duruyor mu?
İslam’ın yabancı kültürle ilk karşılaşması, 8. asır ve 12. asır arasında Eski Yunan ve Pers kültürü ile oldu. O karşılaşmadan büyük bir sentez çıktı; İslam felsefesi, İslam kültürü bu karşılaşmanın ürünüdür. Ama İslam uleması bunu reddetti. “Bunlar İslam’a aykırı şeylerdir. O zamanki filozoflar, şairler İslam’dan sapmışlardır. O kültürü reddediyoruz” dediler. Hıristiyanlık gibi bir reformasyon İslam’da mümkün görünmüyor. Modern çağ, kendini gençliğe hissettiriyor. Bunun İslam âlemine etkisini de görüyoruz. Bir insan hem Müslüman kalıp, hem de modern yaşayabilir mi?
Devam edecek…