DEĞİRMEN İNSAN ÖĞÜTÜR MÜ?

Bir ülkenin en kıymetli en değerli kaynakları nedir? Ulusal sınırları mı? Toprakları mı? Nüfusumu? Ormanları mı? Madenleri mi? Akarsuları m ı? Gölleri mi? Petrol ya da Doğalgazı mı? Sahip olduğu, büyükbaş ve küçükbaş hayvanları mı? Ticareti mi? Sanayisi mi? Tarımı mı? Hangisi sizce hangisi? Şüphesiz ki bütün bunlar, bir ülkenin olmazsa olmazıdır. Her biri ayrı ayrı, bir değerdir… Ayrı ayrı bir zenginliktir. Bir de bunların dışında kalan, ve her türlü iş ve işletmeyi kuran, çalıştıran, geliştiren bir varlık var: İNSAN… Evet değerli okurlar;

Bir ülkenin en değerli varlığının başında, ‘İNSAN KAYNAĞI’ yani, insan kaynakları gelir. Hepimiz biliyoruz ki; iş gücünü insan kaynağı oluşturur… İnsan kaynağınız yok ya da yetersiz ise, o ülkenin kalkınması ve yüksek refah seviyesine ulaşması da o oranda zordur…

Gelelim yazı konumuz olan değirmen meselesine;

Her yıl binlerce genç üniversitelerimizden mezun oluyor. Çok zorlu bir öğrenim ve ailelerin fedakarlıkları ile tamamlanan sürecin sonunda, gençlerin tek istekleri, geleceklerini oluşturabilecek bir iş bulabilmek ve mutlu yaşayabilmektir.

Ama mezun oldukları gün yaşadıkları deneyim, hiç de bekledikleri gibi olmuyor. İlk iş, bir öz geçmiş (CV) hazırlamak. Yeni mezun olmuş gencin öz geçmişine yazabileceği pek bir şey yok doğal olarak. Öncelikle tecrübe şartı koymayan bir iş yerine girip bir konuda uzmanlaşması gerekirken, “deneyim” ön şartı, karşısına bir duvar gibi dikiliyor. Öz geçmişini hazırlayıp bilmem ne internet sitesine koyan genç, işverene ulaşabilmek için deveye hendek atlatmak zorunda. Karşısına çıkan ilk sevimsiz kapı “İnsan Kaynakları”. Beklesin ki insan kaynaklarından birileri bilmem ne internet sitesinden kendisini görsün ve iyi gününe denk geldiği için öz geçmişini inceleyip, mülakata çağırsın. Bu arada, cesaretli ve girişken davranıp işyerine giderek CV bırakmak isterse de, bu kez, girişteki güvenlik görevlisine takılır. Önceden tembihlenen güvenlik görevlisi, ben iletirim diyerek CV’yi alır, müracaat için gelen kimseyi içeri bırakmazlar. Ya da, ‘’bizim şirket internete ilan verdi, internetten müracaat yapmanız gerekiyor diye adayı geri çevirir.’’ Her hâlükârda görüşme sağlanamaz.

O genç artık insan kaynakları havuzunda buharlaşmayı bekleyen bir zerre. “Yaratılanı severim yaratandan ötürü” diye nutuk çeken devletlilerin gözünde o artık bir doğal gaz kaynağı, petrol kaynağı, yer altı kaynağı gibi bir kaynak; İnsan kaynağı.

Kim için kaynak? Üretim için, üretici için, sermaye için bir kaynak. Şirketlerin insan kaynakları bölümleri deyip geçmeyin. Burada işe alacakları gencin uzmanlık konusuyla hiç ilgisi olmayan kişiler gencin geleceğine karar verecek. İnsan kaynaklarının bulup çağırmadığı hiç kimse örneğin o firmanın müdürüyle, şefiyle, arada bir tanıdık yoksa, konuşamaz. Benim zamanımda personel müdürlükleri vardı ve işleri, çalışanların kağıt ve özlük işlerini takip etmekti. Gençlerin geleceği konusunda uzman müdürler, şefler, mühendisler karar verirlerdi.

Neyse…

Diyelim genç yeni mezun, örneğin mühendis, muradına erdi ve üç, beş kapıyı zorladıktan sonra yabancı bir firmanın Türkiye’deki firmasına girdi. Aldığı maaş Türk lirası ile ödeniyor, ürettiği ürün avroyla satılıyor. Dış güçlerin saldırısıyla(?) yükselen avro karşısında maaşı bin 200 avrodan 600 avroya düşmüştü. Sadece kendisinin değil tüm çalışanların maaşı avro olarak yarı yarıya azalmıştı. Bizimkiler bağırıyorlardı, “Size ne avrodan. Türkiye’de yaşıyorsunuz…” Ama şirket ürünlerini avro ile satıyordu. Yani geliri Türk lirası olarak 2 kat artmıştı. İşçilik masrafları yarı yarıya azaldığı için kazancı katlanmıştı. Kendi ülkesinde 3 bin 500 avroya yaptırdığı işi benim milli ve yerli ülkemde 300-500 avroya yaptırıyordu. Haftada en az 45 saat çalışan, fazla mesai alamayan gençler iş bulduk diye bir yandan mecburen seviniyor, diğer yandan firmanın haftada çalışma süresi 35 saat olan ve fazla mesai ücreti ödeyen ülkesine kapağı atabilmek için yollar araştırıyorlar, devletliler yabancı sermaye getirdik diye göbek atıyorlardı. Sömürünün ve iş birliğinin katmerlisi.

Hal böyleyken insan değirmenine dönmüş ülkemin en tepesindeki mutlu devletlilerinin beyin göçünden yakınıyormuş gibi yapmaları katmerli bir ta kıyye değil mi?

SON SÖZ:’’ İNSAN İNSANIN KURDUDUR.’’