DEĞERLERİMİZİ NİÇİN YİTİRİYORUZ?

Konumuza geçmeden önce, TDK’ya göre Değer Nedir? Ona bakalım:

Değer kelimesi, günlük hayatta sıklıkla kullanılan kelimelerden bir tanesidir.

Değer kelimesinin TDK sözlüğündeki anlamı şu şekildedir:

*Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet…
*Bir şeyin, para ile ölçülebilen karşılığı, bedel, kıymet, paha, valör…
*Üstün nitelik, meziyet, kıymet…
*Üstün, yararlı nitelikleri olan kimse…
*Kişinin isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey…
*Bir değişkenin veya bilinmeyenin sayı ile anlatımı…
*Bir ulusun sahip olduğu sosyal, kültürel, ekonomik ve bilimsel değerlerini kapsayan maddi ve manevi ögelerin bütünü…

Şimdi bu tanımlamalardan hareketle, değer kelimesini cümle içinde kullanalım:

-*nsan bir şeyin değerini ondan yoksun kalınca anlıyor…
*Bildiği bütün Fransızcayı toparlayarak, vitrindeki kravatın değerini sordu…
*Bence ziyan olmuş, eski deyimiyle heder olmuş bir değerdir…
*Edebiyat, sanat, fikir, ilim ve başlıca değerlerimize toptan bir bakış lütfeder misiniz, efendim!

*Değer biçmek
*Değer vermek gibi Atasözlerimizde kullandığımız deyişlerde vardır.

Değerler; kişilerin davranış biçimine rehberlik eden, insanları ve olayları değerlendirmemizi sağlayan ve onların davranışları ile değerlendirmelerini açıklayan kavramlardır. İnsani değerler, önem derecelerine göre, bir kişinin ya da bir grubun hayatına rehber olan ilkeler olarak hizmet eden hedefler olarak tanımlanmaktadır (Rokeach, 1973; Schwartz, 1992). Bireylerin farklı değerlere atfettikleri öncelikleri onların karakterlerini, kişisel özelliklerini, sosyalizasyon deneyimlerini, yaşam tecrübelerini, kültürlerini, vb. yansıtmaktadır. Değerler insanların iyi veya kötü olarak düşündüğü inançları ile yapılması gerekenle yapılmaması gerektiğini düşündüklerini açıklamaktadır. Değerler konusu, hem davranış ve tutumlara olan etkisinin öngörülebilir, tanımlanabilir ve yorumlanabilir olması; hem de değerler üzerinde farklı yapısal değişkenlerin etkilerinin aynı şekilde yine öngörülebilir, tanımlanabilir ve yorumlanabilir olması; kültürler arası karşılaştırma yapılmasına olanak sağlamasından dolayı her zaman sosyal bilimlerin ilgi odağı olmuştur (Schwartz, 1987, s. 551). Değerler bireylerin durumlar ve yeni olaylar karşısında, doğru davranışlar göstermesi için ışık tutmaktadır. Değerler hiyerarşisi, insanların hayat döngüsü içinde değişmekte, zaman içinde bazılarına verilen önem artmakta iken, diğerlerine verilen önem azalmaktadır. Bu döngü içinde, genel değişimler ile uyumlu yeni inanç ve davranışlar kazanılmaktadır. Değerler hiyerarşisindeki bu değişim ile birlikte elde edilen yeni kazanımlar sadece insanların genç yaşlardan ileri yaşlara doğru adım attığı dönemler içerisindeki sosyal deneyimlerini yansıtmamakta; aynı zamanda insanlara yeni roller ve sorumluluklar vermekte, değişen durumlara karşı nasıl baş etmeleri gerektiğine yönelik yeni önceliklerini ve ihtiyaçlarını geliştirmelerini sağlamaktadır. Bireylerin değer öncelikleri sosyal ve tarihi olaylardan etkilenmektedir. Bireylerin değer önceliklerindeki değişim ile birlikte yeni inanç ve tutumların biçimlenmesi sonucu geçmişten gelen bazı belli başlı oryantasyonlar değişime uğramaktadır. Bu şekilde sosyal hayat içinde inançlar, tutumlar, değerler kişinin kendisi ile uyum içinde tutarlı bir sistem oluşturmaktadır (Feather, 1979, s. 1629). 2 Sosyal hayatta değerlerin rolüne ilişkin olarak mesela Rokeach (1973; 1989), değerlerin üç önemli işlevi üzerinde durmuş ve değerlerin güçlü, bilişsel, duygusal ve davranışsal güdüsel öğelerinden bahsetmiştir. Bu noktada değerleri, ilk olarak davranış ve varılmak istenen şey açısından uyumu kolaylaştıran veya faydacıl yapılar (değerlerin uyumu kolaylaştırma işlevi) olarak tanımlarken; ikinci olarak değerlerin bireyi tehditlere, farklılıklara karşı korumasından (benliği koruma, savunma işlevi); son olarak da değerlerin, bireyin anlam arayışını, bilme, anlama ihtiyacını ve daha iyi olan bilgi, algı ve düşünce örgütlenmelerine yönelmesini sağlama (bilgi veya kendini yenileme işlevi) işlevinden bahsetmiştir (Aktaran: A. Aydın, 2005, s. 12). Maslow'un (1954) sosyal hayatta değerlerin rolüne ilişkin bilinen en belirgin katkısı insan ihtiyaçlarını temel psikolojik ihtiyaçlardan kendini gerçekleştirme ihtiyacına doğru hiyerarşik bir sırada kategorize etmesi olmuştur. Maslow, gereksinimleri: fizyolojik gereksinimler (besin, su ve cinsellik ihtiyacı): homestatik ve organik; güvenlik gereksinimi (güvenlik ihtiyacı ve acıdan, korkudan, düzensizlikten korunma); ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (sevme ve sevilme, birlikte olma, şefkat ihtiyacı); saygınlık gereksinimi (başarılı olma, saygı duyulma ve takdir edilme ihtiyacı); kendini gerçekleştirme gereksinimi (kendini gerçekleştirme ihtiyacı) olmak üzere beş şekilde kategorize etmiştir. Maslow'a (1954) göre insanın ihtiyaçları belli bir hiyerarşik sırada gitmiştir ve temel ihtiyaçları belli oranda gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine geçilememektedir. Maslow bu durumu ilkel insanlardan yola çıkarak şöyle açıklamıştır: İlk insanlar hayatta kalmak için öncelikle yemek, su ve cinsellik gibi fiziksel gereksinimlerini doyurmuşlardır. Hayatta kalmak için bu ihtiyaçlarını temel seviyede karşıladıktan sonra bir sonraki kaygıları emniyetleri olmuştur (sıcaktan, soğuktan, yağmurdan korunma). Bundan dolayı da ilk insanlar mağaralarda yaşamışlar ya da tahtadan barınak yapmışlardır. Güvenlik ve emniyette olma ihtiyaçlarını doyurduktan sonra ait olma, sevgi ihtiyaçlarını kurmakta artık özgür olmuşlardır. Sevme, sevilme, birlikte olma ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra da sıra kendilerini gerçekleştirme gereksinimlerine gelmiştir. 3 Yeme-içme gibi alt kategoride yer alan ihtiyaçlar organizmayı aktif olmaya ve homostatik dengeye getirecek ihtiyaçlarını aramayı ifade eden açıklık olarak karakterize edilmektedir. Bir üst düzeydeki ihtiyaçlar ise insanları pozitif amaçlara itmektense çeken, daha az acilliyeti olan ihtiyaçları oluşturmaktadır. Maslow'un anlayışında yaratıcı insanlar muhtemelen onun hiyerarşiler yaklaşımında belirttiği ihtiyaçları en üst düzeyde karşılayanlardan oluşmaktadır. Maslow temel ihtiyaçların doyurulması ve kendini gerçekleştirme arayışının büyük bir biyolojik verimlilik (iyi uyumak, iyi yemek, uzun hayat, daha az hastalanma....) ile doğal olmak, maneviyat, yaratıcılık, özerk olma, demokratik değerler gibi birçok insani özelliğin doğmasına sebebiyet verdiğine hükmetmiştir (Aktaran: McClelland, 1987, s. 42) . Değerlerin toplum hayatındaki etkisi Ziya Gökalp, Halil İnalcık, Şerif Mardin, Metin Heper ve Orhan Türkdoğan gibi Türkiye’de sosyal bilimlerin farklı disiplinlerinden gelen araştırmacılar tarafından işlenmiştir (Morsümbül-Aydaş, 2009). Mesela Gökalp (1976) değerleri, Osmanlı’da halkı ve güzideleri belirten iki ayrı kültür varlığı olarak ele almıştır. Ona göre Osmanlı idarecilerinin halktan farklı olma istekleri ve halka ait değerleri küçümsemeleri memleketde yan yana olarak iki lisan, iki vezin, iki edebiyat, iki musiki, iki bediiyat (estetik), iki ahlak, iki felsefe anlayışı doğmasına sebebiyet vermiştir. Değerlerin toplum hayatındaki rolüne ilişkin mesela Halil İnalcık (2006; 2006a; 2006b, 193-194) çalışmalarında Osmanlı toplumunda birbirinden ayrı değerlere sahip iki tabakadan bahsetmiş ve değer önceliklerindeki bu farklılaşmanın Osmanlı toplumundan başlayarak Türk toplum yapısında ortaya çıkan kültür ve kimlik sorunlarının doğmasına kaynaklık ettiğini belirtmiştir (1998, s. 92). Değerlerin toplum hayatındaki rolüne ilişkin olarak Weber de (1997) kapitalizm dinamiklerini, Protestan ahlakındaki rasyonel düşünce değerleri ile açıklamıştır. Hofstede (1980), Inglehart (1997), Schwartz (2006), Giddens (2005)'ın da belirttikleri gibi toplumdaki baskın değerler bazen kültürün en merkezi özelliği 4 olabilmektedir. Bu değerler o kültürdeki iyi ve arzu edileni vurgulamaktadır. Toplumun kültürünün zenginliği inançlara, gelenek ve göreneklerine, normlarına, değerlerine yansımaktadır. Toplumsal kurumların oluşması, günlük pratikler ilgili kültürün kültürel değerleri etrafında ifade bulmaktadır. Bundan dolayı da değerleri çalışmak ilgili kültürün karakteristik yapısını tanımaya ilişkin en etkili yolu oluşturmaktadır (Schwartz, 2006, s. 4-6). Peki, bu değerler kuşaklar arasında nasıl bir seyir izlemektedir. Toplumsal değişme sonucu kültürel değerlerdeki değişmeler nedeniyle farklı değerlerle toplumsallaşan kuşaklar arasında değer önceliklerinde farklılaşma bulunmakta mıdır? Modern dünyada yaşayan bizler, toplumun hiçbir zaman statik olmadığının, toplumsal, siyasal ve kültürel değişikliklerin aralıksız devam ettiğinin farkındayız. Değişimin kaynağı koydukları yasalar ya da yürüttükleri politikalar aracılığı ile (örneğin bir ülkeye savaş açarak) hükümetler olabileceği gibi; toplumsal hareketler (örneğin sendikalar, feminizm) şeklinde örgütlenmiş yurttaşlar, bir kültürden başka bir kültüre yayılma (askeri fetih, göç ve sömürgecilikle gerçekleşen yayılma gibi ) veya teknolojinin sonuçları da olabilmektedir (Marshall, 1999, s. 136). Modern çağda toplumsal değişiklikler teknolojik yenilik süreçleri ve daha genelde endüstriyel gelişim süreçleri ile hızlanmaktadır (Giddens, 2010, s. 153). Değişim ayrıca kuraklık, açlık ve uluslar arası düzeyde iktisadi ya da siyasal üstünlüklerde meydana gelen değişiklikler gibi çevresel faktörlerin etkisinden kaynaklanabilmektedir. Son yıllarda yaş gruplarının toplumsal değişime katkılarını inceleyen kuşak analizlerine ilgi sürekli artmaktadır. Mesela Karl Mannheim bir denemesinde (1952) aynı kuşaktan insanların, kendilerinden önceki kuşaklara göre dünyaya nasıl çok farklı biçimde bakabileceklerini anlatmıştır. Dolayısı ile her kuşağa özgü olan eşsiz deneyimler toplumsal değişime olanak tanımaktadır (Marshall, 1991, s. 439). Inglehart'da (2008a, s. 131) çalışmasında Batı dünyasında İkinci Dünya Savaşından sonraki kuşağın yaşamlarını zenginlik içinde geçirdiğini, 5 bunun da genç kuşaklar ile yaşlı kuşaklar arasında büyük farklılıklara sebebiyet verdiğini göstermiştir. Inglehart olgun kuşakların ekonomik ve fiziki güvenliği kapsayan ‘metaryalist değerleri' daha fazla benimserken, genç kuşaklara doğru gidildikçe özerklik ve kendini-ifade etmeyi kapsayan ‘postmateryalist değerlerin’ daha fazla benimsendiğini ortaya koymuştur.

Yarın devam edeceğiz….