Çiftçi kazanırsa Türkiye kazanır

Toprağa atılan her tohum aslında sadece bir ürünün değil, bir ülkenin geleceğinin de teminatıdır. Çiftçilik insanlık tarihi kadar eski bir meslek. Dün vardı, bugün var, yarın da olacak. Çünkü gıda hayatın kendisidir. Soframıza gelen ekmekten, sabah içtiğimiz çaya, meyveden sebzeye kadar her şey toprağın emeğiyle buluşmasının sonucudur.

Teknoloji gelişti tarım da değişti. Artık akıllı sulama sistemleri, damla sulama, sensörlü toprak analizleri, uydu destekli takip sistemleri ve hatta yapay zekâ destekli üretim planlamaları konuşuluyor. Seracılık yaygınlaştı kontrollü üretim arttı. Bugün yılın dört mevsimi birçok ürünü bulabiliyorsak bu tarımın geldiği noktayı göstermiyor mu? Bundan 25–30 yıl önce yılda tek ürün alınan birçok arazide artık iki hatta üç ürün yetiştirilebiliyor.

Ancak madalyonun bir de görünmeyen yüzü var. Tarım dışarıdan bakıldığında kendi işinin patronu olmak gibi cazip bir tablo sunabilir. Oysa gerçekte en fazla risk barındıran sektörlerin başında gelir. Sanayide üretimi durduran bir arızayı tamir edebilirsiniz fakat tarımda doğanın verdiği zararı geri almak çoğu zaman mümkün değildir.

Son yıllarda iklim değişikliğinin etkilerini daha sert hissediyoruz. Aşırı sıcak hava dalgaları, ani dolu yağışları, düzensiz yağmurlar, kuraklık ve zirai don olayları. Bir gecede aylarca verilen emeği yok edebiliyor. Özellikle bölgemizin önemli geçim kaynaklarından biri olan narenciyede son iki yılda yaşananlar bunun en somut örneği. Aşırı sıcaklar nedeniyle meyveler daha tomurcuk halindeyken zarar görmüştü. Bugün ise sular altında kaldığı için zarara uğruyor.

Türkiye narenciye üretiminde dünya sıralamasında üst basamaklarda yer alıyor. Özellikle Akdeniz ve Çukurova havzası, hem iç piyasa hem de ihracat için stratejik öneme sahip. Ancak üretici kazanamazsa bu avantaj sürdürülebilir olur mu?

Bir de işin maliyet boyutu var. Mazot, gübre, ilaç, tohum, işçilik gibi son yıllarda üretim maliyetlerindeki artış çiftçinin belini büküyor. Çiftçi üretime başlarken aslında borçla yola çıkıyor. Çoğu zaman hasat dönemine endeksli ödemelerle ayakta kalmaya çalışıyor. Hasat geldiğinde ise ürününü bekletme lüksü yok. Borcunu kapatarak yeni sezon için yeniden yatırım yapmak zorunda. Tam da bu noktada fiyat sorunu devreye giriyor. Hasat döneminde ürün bol olduğunda fiyat düşüyor. Üretici mecburen satıyor. Ancak birkaç ay sonra arz azalınca fiyat yükseliyor. Aradaki farkı kim kazanıyor? Çoğu zaman üretici değil.

Bu tablo üreticiyi alternatif alanlara yöneltiyor. Tarlasını boş bırakan başka işlere yönelen çiftçi sayısındaki artış tesadüf değil. Oysa tarımdan kopuş sadece bireysel bir tercih değil ulusal bir risk. Gıda güvenliği artık sadece ekonomik değil stratejik bir mesele. Dünya genelinde pandemi sonrası dönemde ülkeler kendi kendine yetebilmenin önemini daha net gördü. Tarım bir ülkenin bağımsızlık sigortasıdır. Çiftçilik kolay değil. Doğayla mücadele, maliyetle mücadele, piyasa şartlarıyla mücadele. Ama bu mücadelede çiftçi yalnız bırakılmamalı.