BUYURUN AMELİ AHVALE

Bir zamanlar Uğur Arslan’ın meşhur şarkısı vardı; ‘KARAGÜMRÜK YANIYOR’ diye…

Dolar durdurulamıyor. Zamlar, peş peşe geliyor. Her gün yeni fiyatlarla güne merhaba diyoruz. Besici feryat ediyor, tarım can çekişiyor. Çiftçi, yandım Allah diyor, traktörünü, biçer döverini satıyor, limon bahçesindeki ağaçlarını kesiyor, ürün para etmiyor diye. Esnaf kepenk indiriyor, dükkan kapatıyor… Emekli, işçi, sabit gelirli, dar gelirli feryat figan, geçinemiyorum diye bağırıyor, üniversite mezunu dahil, okumuşu, okumamışı iş yok, iş bulamıyorum diye ağlıyor. Sanayici, gelecek planları yapamıyorum, yarın ne olacağını bilmiyorum, doları 16 lira olarak mı baz alsam? Yoksa daha yukarı bir fiyattan mı baz alsam, diye kara, kara düşünüyor.! Yatırımcı, piyasalardaki belirsizlik ve oynak döviz kurları yüzünden yatırım yapmak istemiyor… Ez cümle Piyasalar ve Ekonomi insanların başlıca huzursuzluk ve güvensizlik kaynağı durumunda… HAYAT YANIYOR, YAŞAM YANIYOR… Bir tedirginliktir, bir paniktir gidiyor… İşte böyle bir ortamda ders alınacak bir örnek:

Günün birinde, Kürt beylerinden birinin düzeni bozulur, tacından-tahtından ayrılmak zorunda kalır. Yakınlarından gördüğü ihaneti de hazmedemez, “Ağacın kurdu kendisinden olmazsa, ağacın zevali olmaz” der, hanımıyla birlikte, yabancı bir coğrafyaya göç eder. Geldiği yerde, bir yolunu bulur, memleket hâkiminin(Kral) sarayına girer; kendisi sarayın kahvecisi, hanımı ise aşçı olur.

Eski bey, kahvesiyle, hanımı da yemekleriyle ün kazanır, yeni coğrafya da, yeni işlerinde. Kısa zamanda hükümdarın ve saray erkânının gözdesi olurlar. Gel zaman git zaman, günün birinde sarayın kapısına dilenciler gelir, yardım talebinde bulunurlar. Mesele hükümdara arz edilir, hükümdar sarayın zahire ambarından birer-ikişer tabak un ve bulgur verilmesini vezirinden talep eder. Öyle de yapılır. Bu emir ve iş, bizimkinin dikkatini çeker ve kendi kendine, “Bu iş bir padişaha yakışmaz; benim bildiğim, padişahlar eli açık, ihsanı bol olur! Vezire gelince, o ise tam bir dalkavuk!” der, düşünceye dalar.

Yine günlerden bir gün, sarayın kapısına başka bir grup gelir; aralarına aldığı bir tayı padişaha sunmak istediklerini söylerler. Padişah bundan haberdar edilir; padişah vezir ve seyisiyle kapıya gelir. Gruptakilerden biri: “Padişahım, bu tay, safkan Arap atıdır. Bu asil hayvanı size layık gördük. Lütfen kabul buyurunuz!” der. Arkadaşları da bir ağızdan, “Evet padişahımız, aynen öyledir” der, padişahın vereceği hediyeyi intizar ederler. Vezirden ses yok; seyis ise, onları tasdiklercesine padişahın kabulünü ister. Padişah, hediyecilere bahşişte bulunurken, tayın karın bölgesi bizimkinin dikkatini çeker. Bakar ki, tayın alt bölgesi ıslaktır; kendi kendine, “Bu at asil olamaz; zira asaletin alametini göremiyorum; attan ziyade katıra benziyor” der, padişahın saflığına, seyisin de lakaytlığına şaşırır.

Seyis, tayı tavlaya götürürken, bizim bey dayanmaz, “Bunu padişaha söylemeliyim” der; bir yolunu bularak yanına sokulur. “Padişahım!” der, “Bu tay, zannedildiği gibi soylu bir at değildir, Allah bilir ya, at ve eşeğin çiftleşmesinden hâsıl olmuş bir katır yavrusudur!” Padişah, buna sinirlenir, “Sen de ne bilirsin!” dercesine, onu başından savar, kendisiyle vezirine kahve getirmesini söyler. Bizimkisi, “Benden söylemesi” diyerek iç geçirir, vazifesine döner. Aradan bir zaman geçer, hükümdar maiyetiyle bir yolculuğa çıkar. Bu vesileyle, bahsi geçen tayını test etmeye çalışır. O da ne.??? Asil Arap atı hep gerilerde seyretmekte, bir türlü öne geçemiyor. Nihayet, anlar ki bu at, koşu için değil, yüke layıkmış...

Yarın devam edeceğiz…