Düşünebiliyor musunuz, son derece fakrü zaruret içinde, bin bir türlü, yokluk ve yoksullukla savaşılarak kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, tarımdan ticarete, sanayiden ekonomiye, eğitimden, sağlığa pek çok alanda, kısa bir sürede, kendi kendine yeten bir ülke haline getirilmiş, kurumların kuruluşu, devasa fabrikalar, uçak üretimi ve ihracatı gibi, pek çok sahada, adeta mucize yaratılmıştır. Hani Milli Şairimizin, ‘’ SAHİP ÇIKILMAYAN VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN, O VATAN BATMAYACAKTIR.’’ Sözünde olduğu gibi…
Vatana, öyle bir duyguyla sahip çıkılmış ki; her alan da elde edilen gelişmeler, adeta yoktan var edilmiştir. Osmanlıdan geriye 600 milyar dolara yakın borç, yanmış yıkılmış, okur yazar oranının bile %3 civarında olduğu bir ülke ve kaybedilmiş vatan parçası topraklar. Tam da, sıfıra sıfır, elde var sıfır dedikleri gibi. Her şey sıfırdan, hatta çoğu da eksiden başlamıştır.
Elbette ki; tüm bu başarıların elde edilmesinde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, payı çok çok büyüktür. Ata, sadece eşsiz bir komutan, deha düzeyinde zeki ve Stratejisit olmakla kalmayıp, aynı zamanda, mükemmel bir vizyona, oldukça etkili bir ufka ve misyona sahipti. Devlet adamlığı nosyonu ile sezgileri öngörüleri , son derece güçlü bir liderdi. Kendisini hiçbir zaman düşünmemiş, maddi ve manevi tüm varlığını ülkesine, vatanına adamış, tarihin kaydettiği, çok nadir bir komutan, devlet adamı ve idareci olmuştur. Atatürk’ün Milli Mücadele günlerinde dahi, önceliği hep vatanı, Milleti olmuştur. Atatürk’ün çalışma azmi, çalışma şevki hep, ‘ÖNCE VATAN, SONRA VATAN, DAİMA VATAN’ prensibiyle güç bulmuştur. Çünkü o, kendini Milletine adamıştı. Ne yazık ki, Atatürk’ün vefatından sonra, iktidar olanlar, devlet yönetimine gelenler, 1945-1950 konjonktöründe, Atatürk’ün politikalarını ve devlet-Millet anlayışını, sürdürememişlerdir… Bir tarafta Rusya ve Stalinin boğazlar ile doğu Anadolu’dan toprak talebi, diğer tarafta, ABD nin sömürge anlayışı ile Türkiye’ye sahip çıkma gayretleri, sonun başlangıcını oluşturmuştur.
Lakin Amerika’yla yapılan anlaşmalar gereği, 1940’ ların sonunda Marshall Yardımları yurda gelmeye başlayınca, Türk Milli Savunma Sanayinin gözbebeği bu şirketimiz sallanmaya başladı.
Amerika elindeki eski püskü silahları “yardım” adı altında Türkiye’ye vermekte ve Milli Silah üretilmesine karşı çıkmaktaydı…
Çalmadık kapı, gitmedik yetkili bırakmadı Şakir Zümre…
Devlet ondan silah alamadığı için, maaş ödeyemez duruma gelmişti.
Çaresiz kalınca kapıya kilit vurmaktan iyidir diye düşünerek bomba fabrikasını, soba fabrikasına çevirmek zorunda kaldı.
Bir Milli Bayramda devlet erkanı Vatan Caddesinde resmi geçidi izlerken, alana gelen soba yüklü üzerinde “ŞAKİR ZÜMRE” yazan kamyon tokat gibi indi suratlarına…
Türk Milli Savunma Sanayinin anlı şanlı Şakir Zümresini sobacı yaptınız mesajıydı bu…
1966 da vefat eder Şakir Zümre…
Onun ölümünün ardından 4 yıl daha dayanır fabrikası ve 1970 yılında kapısına kilidi vurur…
Atatürk’ün emriyle Türkiye’yi silah ve mühimmatta dışa bağımlılıktan kurtaran, İstiklal Madalyalı büyük bir vatanperverin hikayesidir bu…
Ve ne yazık ki mutlu sonla bitmemiş, bitememiştir…
Aynen Vecihi Hür kuş, Nuri Killigil, Nuri Demirbağ’ın çabaları, Devrim Otomobilleri, Karakurt ve Bozkurt Lokomotiflerinde olduğu gibi…
SON SÖZ. ‘’ AKIL OLMAZSA NEYLESİN SAKAL, TARLADAN GÖTÜRÜR, ÇİFTİ ÇUBUĞU ÇAKAL…’’