Yaşamın bu kadar ağırlaştığı, insanın insana temasının neredeyse lüks sayıldığı bir çağdan geçiyoruz. Sadece ekonomik ya da sosyal koşullar değil, duygular da dönüşüyor; hatta başkalaşıyor. Artık yalnızca yemek alışkanlıklarımız, gündelik rutinlerimiz değil, insanın doğasında var olan sevme biçimi bile mutasyona uğramış durumda. Aşk, ilgi, merhamet ve bağlılık… Hepsi dijital bir filtreden geçerek anlamını yitiriyor.
Bir zamanlar göz göze gelerek başlayan hikâyeler, şimdi birkaç saniyelik “hikâye” paylaşımlarına, emojilere ve çevrim içi durumlara sıkışmış halde. Sosyal medya, insanları birbirine yaklaştırıyor gibi görünse de aslında aralarına görünmez duvarlar örüyor. Binlerce takipçisi olan bireylerin, gecenin bir yarısı tek bir gerçek ses duyamadan uykuya dalması artık kimseyi şaşırtmıyor. Kalabalıklar içinde büyüyen bu yalnızlık, modern çağın en sessiz çığlığına dönüşüyor.
Covid-19 günlerini hatırlayalım… Hayatın neredeyse durduğu, insanların evlerine kapandığı o dönemde dijital dünya bir kaçış değil, zorunlu bir sığınak haline gelmişti. Ekranlar aracılığıyla kurulan bağlar, o günlerde bir nebze olsun insanı hayatta tutmuştu belki. Ancak zamanla bu geçici çözüm, kalıcı bir alışkanlığa dönüştü. Gerçek hayatla bağ zayıfladı, dokunmanın, yüz yüze konuşmanın, sessizce yan yana durmanın değeri unutuldu.
Bugün geldiğimiz noktada, sanal ilişkiler artık bir istisna değil, neredeyse norm haline geldi. Aşk bile “çevrim içi” yaşanıyor; beğenilerle ölçülüyor, görülmeyince eksik sayılıyor. İnsanlar birbirlerini tanımadan bağlanıyor, bağlanmadan vazgeçiyor. Sevgi hızlandı, derinlik kayboldu. Her şey erişilebilir ama hiçbir şey gerçek anlamda hissedilir değil.
Belki de asıl sorun teknolojide değil; ona sığınmak zorunda kalan insanın kendisinde. Çünkü yalnızlık, en kalabalık platformlarda bile büyüyebiliyor. Ve insan, kendine dokunmayan hiçbir sevgide gerçekten var olamıyor.
Belki artık durup şunu sormak gerekiyor:
Biz mi dijital dünyayı yönetiyoruz, yoksa o mu bizi yavaş yavaş insanlığımızdan uzaklaştırıyor?